27 Nisan 2011 Çarşamba

İLERİ DEMOKRASİ Mİ, UCUBE DEMOKRASİ Mİ?

İleri demokrasi, izinle yapılan bir insanlık anıtının ucube diye nitelendirilerek yıktırılması mıdır?

Neyle suçlandıkları bildirilmeden potansiyel suçlu olarak hapislerde tutulması mıdır?

Parasız eğitim istediğini pankart açarak dile getiren gençlerin hapiste tutulması mıdır?

Geleceklerini belirleyen resmi hatalara karşı çıkan gençlere karşı güdümlü gruplar çıkarma tehdidini açık olarak yapmak mıdır?

Milletimin dediği olur diyerek milletin istemediği nükleer ve Hıdroelektrik Santralları yapma yetkisininin kullanması mıdır?

Muhalefet etme hakkını vatan hainliği olarak değerlendirerek karşı fikirleri belirtenlere tahammülsüzlük göstermeyi vatanseverlik saymak mıdır?

Bu kadar ileri gitmeyelim çünkü geri dönüşü yok.

Buna ileri demokrasi değil olsa olsa ucube demokrasi denir.

Sevgi Özkan

24 Nisan 2011 Pazar

CHP, ÇOCUKLARI CİDDİYE ALACAK

CHPnin, Parti programı açıklamalarında ÇOCUK için özel bir dikkat ve eylem alanı belirtmesi sevindirici.
Önemli olan bunun içinin doldurulmasında.
Biz sosyal girişimcilere şimdi iş düşüyor.
Birikimlerimizi aktarıp doğru yerine yanlışların yapılmasını önlemeye çalışmak sivil toplumculara düşen önemli bir görev
Laf olsun diye çocuklara aslında zarar verecek "iyilik"ler sunulması önlenmeli.
Yapılması amaçlananları ve yapuılanları takip etmek ve yeri geldiğinde yanlışları göstermek gerek.
Umutlanmak için epey neden var.

Sevgi Özkan

İşte gerçek çocuk sevgisi, gerçek çocuk katılımı

İşte gerçek sevgisi ve Çocuk Katılımı,
Vatanın kurtarıcısı, cumhuriyetin kurucusu ve dahi bir insan olarak fikir ve görüşlerini benimseyenlerin Atatürk sevgisi ülkemizde çeşitli örneklerle dışlaşıyor.
Atatürk sevgisini kullanarak kendi yaptıklarına kılıf geçirenlerin Atatürk sevgisinin de sayısız örnekleri ne rastlanır.
Atatürk'ü gerçek değerleriyle tanımayan ve ona karşı şartlandırılmış olanların Atatürk sevgisizliği ve bunun çeşitli örneklerle dışa vurumundan doğan örneklere de rastlanabiliyor.
Bu farklı yaklaşımların çarpışmasından doğan bir sosyokültürel ortamda büyüyen çocukların kimi de, Atatürk sevgisini Atatürk'e kötülük besleyenlerden Atatürkü kurtarmak olarak algılayabiliyorlar.
Esas kötülüğün kendilerine yapıldığının ayrımına varmadan Atatürk'ü bu düşmanlarından kurtarmayı hedef ve görev olarak içselleştiren bu çocuklar, esas konunun, Atatürk'ün fikri mirasının uygarlık gelişimindeki rolünün benimsenmesi olduğunu genellikle daha sonra anlıyorlar
Bu etkileşim arenasından çocuk kalplerine yansıyan Atatürk sevgini kendilerince ifade eden çocuklar, kimi zaman çok hoş görüntüler oluşturuyorlar.
23 Nisan Radikal gazetesinde "MOBESE'ye takılan öpücük" başlığı ve tırmandığı Atatürk heykelinin boynuna sarılarak yanaklarından öpen çocuğun video kaydı ve fotoğrafı da bunlardan birini yansıtıyor.
Adapazarı Emniyet müdürlüğü kameralarının kare kare saptadığı bu görüntü, Atatürk sevgisini yansıtan doğal ve güzel bir belge oluşturuyor.
Heykelin önüne gelen iki çocuktan biri,  anıta çıkmak isteyince ne yapacak diye oraya zumlanan makinenin iki dakikalık kaydı, bu anı tüm doğallığı ile kaydetmiş.
Heykele tırmanarak yukarı çıkan ve arkadaşıyla konuşarak Atatürk'ün boynuna sarılıp yanağından öpen ve sonra da aşaği inen bu çocuk görüntüsü, 23 Nisan'ın anlamı ve gerçek Atatürk sevgisine buradan ulaşılacağını göstermesinin yanı sıra gerçek çocuk katılımını da işaretleyen bir örnek olarak hafizalara yerleşecek.

Sevgi Özkan

24 Şubat 2011 Perşembe

MUHALEFETE MUHALEFET MERAKI


CHP ye yönelik eleştirilerin rahatlıkla yapılabilmesi, CHP’nin siyasi konum ve entelektüel gelişim olarak eleştiri kültürüne, oto kritiğe açık bir yapıda olmasından da kaynaklanıyor.
Bu nedenle iktidarın gücünden korkan pek çok kişi söze CHP eleştirisi ile başladıktan sonra eşitlik sağlamak ve demokratik davranmak görüntüsüyle iktidara da eleştiri getirebiliyorlar.

Biraz dikkatli bakınca bu eleştirilerin altında aslında iktidar şikayetinin yattığı görülebilir.
Ama bunu açıkça ortaya koyacak bir cesaretin toplumda pek de karşılığının bulunmadığı bir gerçek.

Kimileri ise, muhalefeti eleştirme modasına uymak için kimileri de gerçek sorumluluk noktalarına yönelik dikkatleri dağıtmak için bu tavrı sergiliyor.

Başka bir kesim de var ki CHP‘nin gerçekten daha geniş kitlelerce anlaşılıp benimsenmesi için bazı yapılanları eleştirip şöyle yapılsaydı önerilerinde bulunuyorlar.

Kurallara uymayı başkalarına ait bir sorun gibi algılayıp kurallara başkaldıran insanlarımızın sosyal yapısı, zalime boyun eğmek ataletini de taşıdığı için yanlış ve demokratik olmayan uygulamalara ses çıkarmamak yadırganmıyor. Ses çıkaranlar da önemsenmiyor.
Cahil cesaretiyle oyunu kuralına göre oynamamayı başarı sayan yönetimler de, iktidarlarını hep bu rahatlıkla sürdürüyorlar.

Kendi iktidarındayken çok partili düzene geçilmesini sağlayan CHP’ nin, ülkenin sağ partilerce yönetilmesi boyunca antidemokratik oluşumları önlemede önemli bir rol oynadığı ve çoğu iktidarlara hocalık yaparcasına yol gösterici olduğu gerçeği görmezden geliniyor.

Bazı akılların, sekiz yıldır iktidarda olan mevcut yönetim için, “hani irtica geldi mi” özetiyle yapılanlara dönük eleştiride unuttuğu şey, eğer parlamentoda CHP nin yeterli engellemeleri olmasaydı bugün nasıl bir yere gelineceğiydi.

İktidarın her doğru yaptığını kendi girişimi ile yapmış gibi kabul edenler, bu oluşumdaki muhalefet sorumluluğuna ait başarıyı görmemekte direniyorlar.

Yapılanların kitabına uydurulması ve kabahati başkalarında arama alışkanlığı yaygın olarak benimsendiği için bu noktanın görülmemesini de normal kılabiliyor.

CHP’nin, iktidarın bilgi ve düşünceden yoksun ve de çoğu kez işine geldiğince yaptığı kimi uygulamaları engelleyerek, onların doğru davranmalarına ve iktidarda eskiye göre gelişmelerine yol açtığını unutmamak gerekir.

İktidarın sorumlu olması gereken alanları muhalefetin sorunu gibi gösterip, muhalefete laf çakmayı politika haline getiren yetkililerin çoğu gösteri sanatında aşama kaydetmekten öte bir başarı sergilemiyorlar.

Kendi adına da düşüneceği kabulüyle düşünme vekaleti verdiği lidere kayıtsız boyun eğen yaygın taraftarlık algısı, bireysel eleştiri kültürünün gelişmemiş olması,sonunda haklı olanın hep mağlup sayıldığı bir sessiz kabul ortamı yaratıyor.

Bu noktanın altının kuvvetle çizilmesi gerektiğine inanıyorum.

Sevgi Özkan

22 Şubat 2011 Salı

DEMOKRASİLERDE ORDU NE YAPARMIŞ?

Ordular, ülkelerin işine ne zaman lazım olabilir?

Son günlerin birbirini takip eden halk ayaklanmalarında ülke sorunlarında ordunun rolü
tarihi irdelemeler ve yeni anlamlandırmalarla ele alınıp, değerlendiriliyor

Aşiret toplumlarında diktatör yöneticilerin kendilerini devirme tehlikesine karşın ordu bulundurmayan yöneticileri bir iç ayaklanma olunca parayla ordu tutarak toplumun üstüne ateş açtırmakta çare bulurlarken kendi halkını yabancı askerlere kırdıran duruma düşmeleri kaçınılmaz oldu.

Orduyu, basit bir güvenlik gücü olmaktan öte anlamlandırmanın suç haline getirildiği kimi alanlarda şimdi, ordunun ne zaman, ne kadar, neye, nasıl karışacağı ve gerekliliği üzerine tartışmaları tekrar gündeme oturturken yeminli ordu düşmanları ise lafı evirip çevirip yeni bir ölçü aramaya çalışıyorlar.

Ordunun elini kolunu ve ağzını bağlayıp demokratik yönden güvenlik içinde olunacağını öneren ileri demokratlar, bu bağların neresini biraz gevşetebiliriz diye manevra teorileri üretmeye başladılar.

Ordunun esas işi nedir tartışmalarında kavramsal standartların gerçekte nasıl standart dışı kaldığını görmeye başlayanlar, dönüş yoluna çoktan girdiler de şimdi o ağız ve kolların bağını kim ne gerekçeyle çözecek ona karar veremiyorlar.

Elini kolunu ağzını bağlayıp özgürlük bekleyenlerin saldırdıkları gücü demokrasiye geçiş için çözmek zorunda kalınabileceğini görmek, her babayiğidin kaldırabileceği bir şey değil elbette.

Demokrasilerde ülkenin demokratik standartlarına göre ordunun yeri, kurucu mu, kurtarıcı mı, korkutucu mu neymiş gözden geçirenler, dayanılan hangi argümanların altında kalmadan, elden geçirerek cevaplayacakları şimdi merakla bekleniyor.




20 Şubat 2011 Pazar

ORTAK KODLANMALARIN ORTAK AKLI

Meral Tamer’in Milliyet gazetesindeki (18.02.2011) yazısı digital ve analog saat üzerinden zaman algısını ve sanal kodlanmaların insan ve topluluklar üzerindeki yeni etkisi üzerine düşündürücüydü.

Tunus ve Mısırdan sonra özellikle Kuzey Afrika ülkelerindeki halk ayaklanmalarının, dayandırıldığı pek çok neden yanında iletişim ve bilgi devriminin insanlardaki yeni yansıması gibi yorumlanması da bu gerçeği işaretliyor.

Sosyal olayların tek bir etkenle biçimlenmediği, çok yönlü etken ve birikimlerle oluştuğu sosyolojik gerçeği iyi okumak, gidişatı iyi algılamak için çok yönlü bakış ve düşünmeyi önemli hale getiriyor.

Artık, digital göstergelerin oluşturduğu zaman algısıyla kitlelerin aynı anda ortak bir amaçta birleşip istenmeyeni yıkıcı bir etki göstermesi kaçınılmaz hale geldi denilebilir.

İstenmeyeni yıkan bu ortak aklın gücü, henüz neyin istendiğini aynı ortak dilek üzerinden oluşturup yerine getirmeye de yetiyor mu burası henüz belli değil.
Yani digital kodlanmaların anlık gerçeğe çevirdiği dikkatleri, geleceğe dönük düşünce perspektifine dayalı bir ortak güç haline getirip getirmediği başlı başına bir düşünme ve tartışma konusu.

Tarihsel determinizmi zorlayan ve hızlı değişimlerin tarihi öneminin daha yaşarken algılatan  günümüzde, geleceği öngörmekte zorlanan interaktif bir tarih bilinciyle yaşıyoruz.

Etkin güç odaklarının çıkarları doğrultusunda yönlendirilen sosyal oluşumların şu veya bu biçimde yönlendirilemez kitleler yaratmaya başladığı küresel bir kaosun, tüm sosyal düzenlerin vidalarını gevşettiği bir çağa ulaşmış bulunuyoruz.

Dünya uygarlığının ortalama aklının, durumun üstesinden gelebilecek bir gelişmişlik gücüne sahip olup olmadığı da küresel perspektif açısından ayrı bir merak konusu.

  

17 Şubat 2011 Perşembe

TOPLUMLAR DA: NE OLDUM DEĞİL, NE OLACAĞIM DEMELİ.

"Ne oldum değil ne olacağım demeli" sözü insanlar için söylendiği gibi uluslar için de söylenebilir olmaya başladı. Ortadoğudaki diktatörlüklere yönelik halk hareketleri ve demokratik özgürlük talebi yangın gibi her yeri sararken, bizim onlara göre ileri, gelişmişlere göre geride kalmış demokrasimiz kendi içinde zorlu sınavlardan geçiyor.

Basın özgürlüğü, muhalif olma hakkı gibi demokrasinin temel prensiplerinin tarışılır hale geldiği ülkemizde demokrasi adına endişelenenler çoğalıyor.

Örnek olduklarımız ilerlerken biz geriliyoruz. Buluşunca hizalanıp ileri mi yürünecek yoksa onlar  giderken, biz geride mi kalacağız?

Demokrasiyi talep eden ve ona kavuşmak için diktatörleri indirmeye kalkan halk ayaklanmaları
bizdeki gelişmeleri mi hedefliyorlar. Yoksa bizde olanları görüp daha ilerisini mi?

Demokrasi inşaası uzun yıllar alan bir toplumsal kültürle sağlandığı için aramızdaki farkla övünmekte haklıyız. Ama gelinen yerde oluşan durumları demokrasi adına sorgulamak da bir o kadar haklılığımızı va farkımızı mı gösteriyor diye sorulabilir.

Konu demokrasimiz ve küresel demokrasi için önemli yanlar içeriyor.
Gündüz Vassaf' 13 Şubatta Radikalde çıkan "Dünya Ortadoğudan mı İbaret? başlıklı yazısında
"Demokrasinin kapitalizmi denetleyememesini hala ekonomik kriz tanımlamasıyla geçiştiriyorlarsa"
ve
"kardeşi kardeşe kıydıran din ve bayrak bagajlarını arkada bırakan gençler, internet üzerinden kurdukları dünya vatandaşlığına giden yeni ipek yolunda ciddiye almadıkları çifte standartlı dünya düzenini çoktan gayrimeşru kılmışlarsa" 
gibi sözleri yaşananları hangi noktaları da hesaba katarak okumak gerektiğini hatırlatıcı.

Demokrasinin ancak küresel olarak yaşatılması gereken bir olgu olarak mümkün olabileceği düşünülüyor.

Bilgi ve İletişim devrimleriyle biçimlenen, küresel iklim değişimleri, çevresel felaketlerin yarattığı olguların tümü dünya gerçekleri üzerine yeni değerlendirmeleri gerekli kılıyor.
Gerçekten de dünyanın fiziki ve sosyal gerçekliğini birlikte değerlendirecek yeni bir sosyal bilim perspektivine ihtiyaç var zaten gerçek bilim insanları da artık bunun üzerinde çalışıyorlar.

Özgürlük ve muhalefet hakkı sınırlamalarıyla demokrasi kurmayı hedeflenen toplumların hiçbir alanda ileri bir örnek olamayacağı hergün daha iyi anlaşılıyor.