21 Ekim 2012 Pazar


Siz, Yine Benden Duymuş Olmayın.

Benden duymuş olmayın ama Cengiz Han köpekten korkarmış.
Aramızda kalsın diyemeyeceğim çünkü ben de bir TV programındaki Moğol tarihi uzmanından duydum.
Benim takıldığım nokta fetih kahramanlarının çoğunda böyle çelişkili özelliklerin bulunması.

Dünyaca ünlü bu hükümdarın zalimce saldırganlığı ile köpeklerden korkması arasında nasıl bir bağ kurulacağı belli. Çünkü genel olarak zalimliğin ardında korkaklık yattığı inancı teselli değilse, bu acımasız saldırganlığın arkasında böyle Freudyen bir bağ bulunacaktır.

Hayvan sevmemekle hayvandan korkmak aynı şey değildir ama acımasızlıkla korkaklığın çoğu zaman eş değer olduğunu, aslında kahraman diye okunan fetih zalimlerinin çoğunda da böyle kişilik özelliklerinin farklı bir anlam kazandığını biliyoruz. Tam zapingleyip geçerken Cengiz Hanın o kadar kişiyi katletmesine tarihçinin şöyle gerekçelendirdiğini duydum.
“O, aslında herkesi değil kendine itaat etmeyenleri öldürttü.” 
İşin püf noktası da kahramanlığın, aslında kendine itaat etmeyenden korkarak onu yenmek değil ortadan kaldırmak olarak anlaşılmasında zaten.
 
Bir kaç yıl önce Cengiz Hanın yayılma politikasını anlatan bir belgeselde, zalimlikleriyle meşhur Çinlileri bile yıldıran acımasızlığını ürpererek izlemiş biri olarak onun yaptıklarını kristalize eden bu tarihçi ifadesi de bana hafifletici gelmiyor ve kahramanlık yorumuna o gün bugündür kuşkuyla bakıyorum.
Sevgi Özkan  

19 Ekim 2012 Cuma

Paradigma farkını unutmamalı


Paradigma Farkı

AB’nin Nobel ödülü kazanması ve AB’nin değerlendirme raporunun yayınlanması AB’yi tekrar ülke gündemine soktu.

AB’ye Nobel ödülünün verilmesinde en önemli değerlendirme, Birliği oluşturan ülkelerin kendi aralarında barışı sağlamayı başarmış olmaları. Zira dünya barışının sağlanmasının yolları buradan geçiyor. Bu önemli noktayı kavramadan yapılan değerlendirmeler, ülkemizde gittikçe egemenleşen anlayış ile AB arasındaki anlamlandırma farkını hesaba katmak gerektiğini gösteriyor.Çünkü AB ile aramızdaki değerlendirme farklarının temelinde bu anlamlandırma ve fikirsel konulara düşünsel değil duygusal ağırlıklı tepki gösterme farkı yatıyor.

Aslında bu fark, doğulu ve batılı olmanın temelinde de yatan en önemli belirleyici.

Sanayi devrimini yaşayan AB toplumlarında fikrin fikirle, bizim gibi bu aşamayı tam geçirmeyen toplumlarda da fikrin ve hemen hemen her alanda olan bitenin duygusal tepkiyle karşılanma ve cevaplanma alışkanlığı geçerli.

AB ile pek çok konuda ayrı düşmemizi sağlayan temel paradigma farkını belirleyen de bu durum. Bunun tüm insani ilişkiler gibi politik ilişkilere de egemen olması şaşırtıcı değil.
Batılılaşma yolunda standart oluşturma gibi artılara duygusal tepkilerle yönelmekten doğan bu anlamlandırma farkı. Ülkemizde fikirsel konuların çoğunlukla küfürleşme ve yumruklaşma gibi duygusal tepkiyle ele alınması, bu davranışın dışında kalan toplumlar için kolay anlaşılır bir nokta değil.

Kapısını çalıp katılmak isteğimizi bildirdiğimiz bu farklı paradigmal bütünlüğün, sadece ekonomik kıstaslar veya ahlaki ölçüler bazında değerlendirilip aramızdaki bu anlayış farkının hesaba katılmaması karşı tarafı anlamamıza ve de onların da bizi anlamasına en büyük engel.
Aslında bu iki tarafın da birbirini anlamadığının en güzel ispatı.

Son zamanlarda ülkemizde Avrupa ve Amerika toplumlarına göre daha iyi gözüken ekonomik gidişata dayanarak AB’yi yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle eksileme eğilimlerinin artması, birliğe girmek amacımızın nasıl ölçülere dayandığını onlardan çok bize gösteriyor. AB ile ilişkilerde onların iki yüzlülüğünü konu ederken kendi iki yüzlülüğümüze yeterince değinmememiz, öz eleştiri kültürümüzün seviyesini değil olmadığınıortaya koyuyor. AB’nin batmasını bahane ederek rahatlamanın, o gidişatı yeterince ve çok yönlü kavramadığımızı bir daha gösteriyor.

Batının evrensel insani değerler üzerinden başarmaya çalıştığı hedeflerin AB denemesiyle gerçekleşmemesi, artık savaşların yıkımı bilincine ulaşan  insanlık için oh çekilecek bir durum değil.
Zira bu insalık tarihi boyunca yaşananlardan damıtılarak varılan o değerler, sadece batının başarısıyla oluşan bir medeniyet değil, insanlığın gelişmesinde ezilenin de sömürülenin de ortak acısıyla oluşmuş herkese ait değerlerdir. Bu hedefi işaretleyen yolda batıya katılma ve AB ile bütünleşme isteğine herhangi bir medeniyete katılmak gibi değil bu gözle bakmakta yarar var. Anlaşmazlık noktalarının karşılıklı suçlamalardan çok, aradaki bu farkı hesaba katarak değerlendirmekte yarar var.

Sevgi Özkan

 

14 Ekim 2012 Pazar

Vitrindekiyle içerdekinin aynı olmadığı anlaşılmaya başlandı mı?
Vitrine konanla içerde satılanın aynı olmadığının benimsendiği bir aldatma kültüründe yaşıyoruz.
Bu yanılsamanın son yılların şununla bununla hesaplaşıyor diye sunulan politik adalet arayışlarında da geçerli olduğunu görmeye başladık.
Zira toplum adına yüzleşme ve hesaplaşma diye harekete geçenlerin, aydınlık günler hayaliyle bu karanlık işleri anlamayan bazı aymaz aydınların kolaylaştırılıcılığında, hesaplaşılması gerekenler yerine hesap sormak istenenlerin konulduğunu, kurunun yanında yaş olanın da yanmaya başladığını görüyoruz.
Vitrinde vaat edilen ile içerdekinin farklı olduğunu hesaplaşmada göz ardı edenler, yapılanlarıuzun süre, vitrindeki diye savunmaya devam ettiler.
İçerde “gömlek bulamadık, pantolon verelim” dercesine asıl suçluların yerine asıl suçlanmak istenilenlerin konulduğu anlaşılmaya başlayınca, önce olur böyle aksaklıklar dediler, ortaya çıkan gerçeklerin örtülemeyeceği anlaşılınca da: insiyatif kullanıp pantolonu reddedenleri suçlama kolaycılığına kalktılar. Bu arada suçlu yerine suçlanmak istenenleri alanlar, Üsküdar’ıgeçip gözden kayboldularsa da, ardındakiler yolu şaşırıp önce en kolay yolu seçerek yargıya yüklenmeye ardından da, “açık” sandıkları yolun tıkanmaya başladığını gören otobandaki uyanık sürücüler gibi geri geri gelmeye başladılar. Yolun doğru ve açık olduğunu sanarak henüz istikamet değiştirmeyenler ise birbirlerini suçlayarak doğru yolda olduklarını iddaa etmeye çalışıyorlar.
“Türkün aklı başına sonra gelir” sözüne dayanarak hata yapma olasılığınıbenimseyen bazı aydınlar, yine hata yapıp sonra yanılmışım diye durumlarını hafifletmeye, kendilerini de haklı görmeyi sürdürüyorlar. Böyle yaptıkları hatayı hep sonradan anlayanlar, kendi yargılarından hiç gocunmayıp hep başkalarının hatasıyla uğraşarak durumu kurtardıklarından onlara hatalarını yapmadan anlamasını hatırlatmanın bir yararı olmadığı anlaşıldı.
Ne var ki artık yol tıkandı. Şimdi ne olacak?
Gerçek suçluların yerine rehin tutulanlar, adaletin gerçekleşmesi için gün sayarken, gerçek suçlular yine arazi oldu. Kim kimden neyin hesabını soracak? Yanlıştan dönülmesini ve çözümü kilitleyen de işte bu durumlara yol açanların kapıldığı korku.İyi de “korkunun ecele faydası” olmadığını herkes çok iyi biliyor.
Sevgi Özkan

30 Eylül 2012 Pazar

Yeni İnsan! Arayı Açıyor


İletişim teknolojilerinin yönettiği bir dünyada bu teknik gelişmelere karşı insani gelişmeler de ilerleyeceğine geriliyor gibi.

Ya da doğasal ve toplumsal yönden gittikçe vahşileşen bir dünyada oluşan yeni insani sorunları ele almak henüz lüks kaçıyorsa da geleceği onlar belirleyeceği için üzerinde düşünmek gerekiyor.

Buna karşın, gittikçe aynı şartlara tabii olmaya başlayan insanların ve toplumların kurgusal uzay filmlerinde örneklenen bir koloni haline geleceğini düşündüren işaretler artıyor. 
Toplumsal gelişmişlik seviyesi ne olursa olsun insanların çağın ortak problemlerinde ortak çözümleri benimseyeceğinin kaçınılmazlığıyla, beklenmedik bir eşitlenme yaanıyor gibi.
Neredeyse vücutlara monte edilmiş ve bireyi her an dünyadan haberdar eden bir açık kanal haline dönüşen akıllı iletişim araçlarıyla yaşayan yeni bir insan türü söz konusu.

Bu bağlantıların sağladığı twitter benzeri herkese açık tartışma alanlarıyla lafa laf kültürünü pekiştiren bir “boş” doluluk giderek her şeyin önüne geçen bir uğraşa dönüşüyor.

Bu çok uyaranlı kodlanmaların, beklenin aksine insana ve topluma dair ortak değerleri geliştirmekten çok sersemleştirip değiştirmesi ve yerine aynı hızla yenilerinin konulmaması yepyeni sorunlar yaratıyor.

Örneğin güvenlik kaygısıyla insanların bireysel özgürlük ve inisiyatif hakkının sorgulanmasına yol açan gelişmeler, farklı kutsallık kavramlarını da karşıkarşıya getiriyor. Veya bunların geçer akçe stratejik "kargaşa" inşasında kullanılmasının önemini ortaya çıkıyor.

Bugünü anlamak için tarihe bakanların, son otuz -yılda iyice farklılaşan insan toplumlarıını iyi mukayese etmesi gerekiyor.

Kullandığı teknik her gün gelişen insanın, eskiye göre daha zeki olduğu söylenebilirse de eskiye göre daha çok düşündüğü ve akıllı olduğu tartışılır. Çünkü gidişe hükmetme yeteneğinin sanılanın tersine insanların elinden iyice çıktığı görülüyor.

Tekniğin kölesi olan pek çok birey, elindekilerle oynarken pek çok şeyi kaybettiğini fark etmiyor, edenler de, bir şey yapamayacaklarını anlayıp, gidişatı endişeyle izliyorlar. Ta ki, yeni bir ileti onlara ulaşıncaya kadar.


Sevgi Özkan

29 Eylül 2012 Cumartesi

Dikkat Taksim Meydanı İçin Korkulanlar gerçekleşiyor.

Kaç neslin hafızasına kodlanan TAKSİM Meydanı elden gidiyor.
Uzun karşı çıkışlara rağmen trafiğe çözüm diye yararsız bir girişimle yayalaştırmaya kalkılan proje ihalesinin tamamlandığıve ilk alt geçit için kazılara hemen başlanacağını öğreniyoruz. İkdidar partisinin kongresine çevrildiği şu günlerin, böyle bir başlangıç için ne kadar uygun olduğu, böyle tartışmalı dayatmaların hep böyle dikkat toplayan büyük gürültüler sırasında gerçekleştiği toplumsal belleğimizde kayıtlı olduğundan hemen bu ara işe koyulunacağı belli.
İstanbul yerlileri için Taksim’i, Taksim olmaktan çıkaracak bu yeni düzenlemeyle ulaşılacak Topçu kışlasının zaman tünelinde ne kadar geri gittiğimizi algılatacağı belli de ,nasıl dönüleceği belli değil. Aşılama nostaljilerle halkı oyalamaya kalkan rantsal dönüşümlerle, bir türlü yakalayamadığımız “ileri”ye böyle mi ulaşılacak? Konuya hakim olan mimarlar bu büyüklükte boş alanların yayaları ayrılmasının bir yararı olmadığının çoktan anlaşıldığınu söylüyorlar. Mehter yürüyüşü gibi iki ileri bir geri gidişlerle "ilerleme" bu nedenle uzun sürüyor.
 
Sevgi Özkan

27 Eylül 2012 Perşembe


Aslında Paradigmalar Çatışıyor.

 

Doğu ve Batı, kendilerini birbirinin ötekisi olarak nitelendiren iki farklı temel paradigma olarak, pek çok alanda çatışabiliyor.
En büyük çatışmaların dinsel aidiyetler üzerinden patlak vermesinde doğulu tepkisinin duygusal, batılı tepkisinin fikirsel olarak dışa vurma eğilimi belirliyor. Farklı inanç ve ifade özgürlüğü anlayışına sahip bu iki kültürel bloğun, saygı ve hakaret algısı da farklı olduğundan, doğulunun kutsalı olan dinsel hassasiyet, diğerinin kutsalı olan düşünce özgürlüğü kavramının karşısına dikiliyor.
Bu temel anlayış ve davranış farklılığının karşılıklı olarak yeterince algılanmaması kanlı ve ölümcül çatışmalara dönüşüyor. Kendi dinine dönük alay, eleştiri veya karalama girişimlerini saldırganlıkla protesto etmeye kalkarak karşı tarafı haklı çıkaran bu vahşi tepkiler dinlere saygı olmaktan çıkıyor. Kendi dinine de eleştirme hakkını ifade özgürlüğü sayanlar da diğerlerinden aynı tavrı beklemekte kendilerini haklı sayıyorlar. Çoğunlukla inançlara saygı ve ifade özgürlüğünü aşan böyle girişimler ve karşı saldırıların, tsunami dalgaları gibi geniş kitlelere yayılması önlenemiyor.

Daha önemlisi bu karşı karşıya gelişin bazı güçlerce kışkırtıcı olarak kullanılması, sonunda her iki tarafta toplu kin ve nefret birikimleri oluşturuyor.

Müslüman Peygamberini aşağılayan film ve sonraki gelişmelerde ortaya çıkan bu durum, birbirinin değer ve kutsallarına saygı isteğinden öte, pekçok nedenle birikmiş düşmanlıkların dışa vurulmasına yol açıyor.

Doğululuk parantezinde şekillenen, dinine peygamberine saldırıldığı düşüncesiyle Müslümanlık aidiyeti üzerinden gelişen karşı saldırı, çoğu Hırıstiyan ve Müslümanlarca kutsallara saygısızlık olarak eleştirilse de, genellikle eğitimsiz ve radikal dincilerce bir din savaşına dönüştürülmesi hem batının, hem doğunun ortak sorunu haline geliyor.
Toptancı bakışlarla İslam’ı saldırgan olarak niteleyenleri haklı çıkaracak biçimde kendini başkaca ifade edemeyen bu vahşi öfkenin, katilsin diyeni öldürerek öyle olmadığını göstermeye kalkma çelişkisi, müslümanlık adına olumsuzluk yaratırken aynı zamanda cahil radikallerin elinden dinlerini kurtarmaya yöneltiyor. Aynı zamanda tarafların "kutsal" kavramının birbirinden ne kadar farklı olabileceğini algılamalarına yol açıyor.

Medeniyetler çatışmasından çok, gösterilen tepkiler üzerinden medeniyetler karşılaşması ve Müslümanlık / Hıristiyanlık’tan daha çok, doğululuk / batılılık olarak biçimlenen bu kavramsal çekişmeler, sonunda farklı kutsallara saygıda buluşup tarafların birbirini anlaması gerektiğini herkeslere gösteriyor.
Tarafların bu kışkırtıcı girişimlerin, en ufak bir sataşmayla alevlenen bu "medeniyet çatışmaları"nın, giderek farklı kültürlerin farklı algıları üzerinden gelişen anlaşmazlıklar için karşılıklı bir kültürel çeviri gerektiği bilincine ulaştırabilecek.

 

Sevgi Özkan

 

 

1 Eylül 2012 Cumartesi

Koyunların Yanlışlığı !
 
Her yanlış ve düşüncesiz hareketin topluca benimsenip adet hatta görenek haline getirildiği bir toplum düzeninde yaşıyoruz.

Bilgisizlik yanlış yaptırır ama bireysel sorumluluğun  ve aklın gelişmemesi de hataya ve kendini hep haklı görmeye yol açar.

Mesela sıkışık otoyollarda emniyet şeridinden gitmeyi akıl ettikleri halde gitmeyerek yolun akışını sağlarlar. Sivri akıllı bir işgüzar, herkesin bakışları arasında emniyet şeridinden gitmeye kalkarak bu uyumu bozana kadar süren bu kurala uyma refleksi yerini kaosa bırakır. Kendilerini akıllı sanan açıkgözler, kurallara uyanların yüzüne bakmadan yanlarından hızla geçip giderler.

Yaşamın öyle çok alanında oluşan kural bozuculuk olunca yanlışlar da neredeyse “doğru” yerine geçer ve kurala uyanlar, kural bozucular tarafından oyun bozan bile ilan edilirler.

Aklının bireysel gelişimiyle doğru ve yanlış ayrımını yapabilen, sürü içgüdüsüne kapılmayanların azınlıkta kaldığı bir düzende, “hatalı” davranma cinliği de akıllılık yerine geçiverir.

Bir tanesi uçurumdan atlayınca diğerleri de artarda atlayan koyunların iç güdüsel motivasyonu gibi “bireysel”leşememiş insanlar da, “yanlış”a gözü kapalı katılarak, düzenin bozukluklarına katkı yaparlar. .
Bu o kadar böyledir ki, yaptığınız yanlış değil mi diye sorgulandıkları zaman verebilecekleri en doğru cevap, “yapmamamız gerekir ama yapıyoruz” diye düşünce dışı davrandığını gösterirler.
Bu yarım özeleştiriyle kendilerini kurtarmaya alışınca da, hatalı davranmaktan kaçınmak yerine, yakalanmadan yapmayı sürdürmeye, yakalanınca da böyle itiraflarla durumu kurtararak düzen bozukluğuna katkı sağlamaya devam ederler.

Böyle otokontrolsüzler için, düzeninin yönetiminden sorumlu olmak bile bu davranışı önleyici olmaz.

Sorumlu makamda otursalar da kural çiğnemekten kaçınmayıp kendi statülerinin ayrıcalığına sığınan böyle tipler, açıklarının yakalanmamasını da kural dışı uygulamalarla kapatmaya, “Balık baştan kokar” sözüyle gelen eleştirileri de sen benim kim olduğumu biliyor musun tehdidi ile savmaktan hiç geri kalmazlar.
Sonunda gelişmiş aklın. gelişmemiş akla yenik düştüğü bu düzen. böyle devam eder.
 
Sevgi Özkan