14 Temmuz 2012 Cumartesi

Sosyal Medya Neye Rakip?
Oldum olası var olan gazete okunmuyor şikayetine son zamanlarda sosyal medyanın gazeteden haber takibini ve dolayısıyla gazete satışlarını azalttığı şikayeti eklendi.
Uzun yıllardır günde dört beş gazete okuyan biri olarak basılı gazete okumanın katkılarını ve sürekli okumanın nasıl bir geniş bakış sağladığını iyi biliyorum.
Toplumsal gerçekleri çeşitli boyutlarda görmenin yarattığıbilinç, beraberinde umuttan çok bunalım getirse de, sürekli ve çok yönlü takip yoluyla doğru algılama için önemli bir şart oluyor.
Bu kadar olumsuzluğu bir arada görmeye katlanmak kolay olmadığından ve bir sorunu yok saymak için en etkili yol onu görmezlikten gelme olduğundan, çoğu kimse gerçeklerden kaçmak için olan biteni izlememeyi tercih ediyor.
Sanki bütün olan bitenler onları kızdırmak için haberleştiriliyormuş gibi tavır alıp haber izlemiyorum demeyi marifet ve özgürlük sayabiliyorlar.
Bu bir özgürlükse yaptırımı da, algılanmamış sorunların gittikçe daha çetrefil ve içinden çıkılmaz olarak iyice itici gelmesi ve de kişinin onlara iyice yabancılaşması oluyor.
Gereken kamuoyunun oluşmasını önleyip işlerin sarpa sarmasına yol açarak birbirini doğuran bu nedenler, toplumda oluşan kör taraftarlıkları da arttırıp bölünmeye yol açıyor.
Sosyal medyanın doğru veya yanlış bilgiler üzerinden yarattığı toplu kalkışlar da her zaman harcanan efor kadar etkili olamıyor.
Doğru bilgi, doğru iletişimi, doğru iletişim etkili iletişimi, etkili iletişim sağlıklı kamuoyunu, sağlıklı kamuoyu da doğru ve etkili demokratik tartışmaları oluşturabilir. Yeter ki düşünceler sadece otomatik taraftarlıkların esiri olmasın.
Sosyal medya, işin bu yanını görme fırsatı verdiği için şimdilik klasik haber iletiminin rakibi değil tamamlayıcısı oluyor.

Sevgi Özkan

4 Temmuz 2012 Çarşamba


Cahiller korosunun yurttan sesleri, her an yeni bir şarkıya başlıyor.

Kimsenin kimseyi doğru anlamadığı,gerçeğin kendisinden önce, öyle sananlar kamuoyunun belirlediği bir iletişim toplumuyuz. Doğru bilgiden çok yakıştırmaların egemen olduğu fikir ortamlarımız hergün yeni bir şarkıyı gündeme taşıyor. 
Son olarak işin aslını astarını anlamadan ahkam kesen cehalet korosu, Elif Şafak’ın son kitabının kapağın üstünden olumsuzluk üretmeye kalktılar.

Daha önce pekçok örneğini gördüğümüz ve Orhan Pamuk, Fazıl Say, Şevval Sam, Elif Şafak gibi toplumsal artılarımıza yönelen anlayışsızlık saldırıları, durumun nedenlerini analiz etmek isteğini arttırıyor.
Neyin ne olduğunun tam kavranmaması, aslıyla astarının karıştırlmasından doğan bu zihinsel karmaşadan herkes nasibini alıyor.Yurttan sesler cehalet korosuna dönmüş gibi.

Eğitimli ve sivrilmiş ünlülere yönelik saldırılar, cehennemde başına zebani konmayan kazanın, içindekilerin aşağa çekilmesini anlatan fıkra gerçeğiyle iyice örtüşür oldu.

Gücü, gücü yetene düzeninin oluşturduğu normlar şiddeti normalleştirirken herkes herkese bağırma, dövüşme özgürlüğüyle iletişim kurduğu  ve bu temel etkileşimle büyüyen yeni nesillerin insani iletişimden neyi algıladıklar şimdiden düşündürücü.
Şiddet olgusunun her tonuyla var olabildiği toplum düzeni, insani iletişimde geçerli ölçüleri her gün bir daha formatlıyor.

Yöneticiler yönetilenlere, hastalar doktorlara, öğrenci ve veliler öğretmenlere, öğretmenlerin öğrencilere, dinleyiciye açık tartışmacılar veya sürücülerin birbirine, sözel ve fiziksel şiddet uygulaması çoktan içselleştirilmiş gerçeklerimiz oldular.

Cinsler arası birliktelik ilişkilerinin her türü ve safhasında şiddetin karışmadığı olaylar yadırganırken, nedeni olmadığı öfkelerin kurbanı olmak da herkes için kaçınılmaz yazgıya dönüşüyor.

Algılama ve anlama alt yapısının eksikliği, sözle sağlanamayan fiziksel şiddetle sağlanmaya çalışınca öyle bir sağırlık, körlük ve anlayışsızlık iklimi oluşuyor ki her konuda sözün bittiği yere dayanılıyor.
Sevgi Özkan


30 Haziran 2012 Cumartesi

Nijeryalı kadın İmamı hatırlayan var mı?



Beş altı yıl kadar önceydi, Ülkemize gelen Nijeryalı bir kadın imam başındaki örtüye yönelik soru bombardımanına tutulunca başındaki örtüyü eliyle sıyırıp afro saçlarıyla, sorulanlara şu mükemmel cevabı vermişti. “Bu bir bez parçasıdır. Bunu ben ister takarım ister çıkarırım. Önemli olan benim ona verdiğim anlamdır. İnsanlarla ilişkimde bu rol oynamaz. Kimseyi de ilgilendirmez. Ondan başörtüsü dokunulmazlığı için daha farklı ve radikal bir cevap bekleyen soru avcıları şaşırıp kalmışlardı. Sonra istedikleri gibi olmayan bu cevabın üstünde durmamayı tercih ettiler.

Şevval Sam’ın yine bu tür bir beklentiyle kendisine yöneltilen cevabında yer alan aynı nitelikte sözlerinin, her şeyi bu örtüyle ölçmeye kalkanlarca nasıl çarpıtıldığını görünce bu kadın geldi aklıma.

Şimdi işgüzar bazı yönetimlerce konserleri yasaklanıyormuş. Kimi kime yasaklıyorlar acaba? Bir kısım kafalar anlayışsızlıkta mı, tutuculukta mı çok ilerlediler karar veremedim ama başkalarıyla uğraşmaktan kendilerini ihmal ettikleri ve ne yaptıklarının farkında olmadıkları çok belli.

Sevgi Özkan

25 Haziran 2012 Pazartesi

.........GERİYE NEYİ KALIYOR Kİ?


"Hayattan rengi alın geriye neyi kalır ki" diye sunulan reklamın düşündürdükleri…….

Son günlerde katılımcıları ve düzenleme olarak dikkat çeken bu reklamın, tüketiciye sunduğu felsefe, neyin reklamını yaptığından daha çok hatırda kalıcı.
Tüketiciye herşeyden önce "düşünme"nin reklamını yapıyor denebilecek başarısında rol alan ünlülerin katkısı da tartışılmaz.
Reklamın düşündürttüğü pek çok şey içinde en çok insan ilişkilerinin anlamlandırılması geliyor.
Günümüze egemen olan “Adamın 'ceb'ini alırsan, geriye neyi kalır ki?” diye düşündürten ilişkiler gerçeğini çok iyi hatırlatıyor. Maalesef bazı insanların gerisinde birşey kalmıyor.

Sevgi Özkan


24 Haziran 2012 Pazar

SOSYAL REKLAMLAR KİMİN UMURUNDA?


Reklam olgusu bireysel veya kurumsal ticari yarardan öteye geçeli, farklı misyonlara ve işlevlere sahip olmaya başladı.
Dünya ve insanlığın ortak küresel sorunlarının reklam aracı haline getirilmesi kitle eğitiminde reklamın önemini arttırıyor.

Bu konuda sosyal reklam adıyla sorunlara dikkat çeken parodili görsel düzenlemeler dünya insanlarının konuyla ilgili ortak kodlanmasını da sağlıyor.

Reklam alanlarının sosyal medyada çok yönlü varlık göstermesi, mesajların daha evrensel olmasını da sağladığı için reklamcıların sosyal sorumluluk bilincinin niteliği de daha önemli oluyor.

Çocuk hakları veya insan hakları gibi kavramların içselleştirilmesi açısından üretilen sosyal reklamlar bu konuda çok önemli bir işlev taşıyor. Kitle eğitiminde eş zamanlı kodlanmalarla, gerekli bilinç yükseltilmesini sağlıyorlar. Sosyal reklam üzerinden kitle eğitimi meslek kurumları veya STKlara düşerken şu anda ülkemizde  Kamu spotu adıyla medyada en başarılı ve ısrarla kullanan da, devlet  yönetimi oluyor. Aslında konuyla ilgili proje düzenleyen STK ların sosyal medya alanında varlık göstermelerini sağlamak da meslek olarak Reklamcıların alanına ve sosyal sorumluluğuna girdiği için Kristal elma yarışında bu kategoriye ayrı bir yer verilmesi konunun ciddiyeti açısından çok önemli bir dürtü sağlayabilir ve başlı başına bir sosyal etkileşim girişimi olur.
Sevgi Özkan 

23 Haziran 2012 Cumartesi

SOSYAL ETKİLEŞİM GİRİŞİMLERİ



Toplumsal ilerleme açısından sosyal sorumluluk kavramı, gün geçtikçe kişi veya kurum bazında artıyor.

Son zamanlarda sosyal etkileşim girişimleri olarak ifadelendirilmeye başlanan bu kavramın gittikçe içselleştirildiğini gösteren örnekler çoğalıyor.

Bu konuda en etkili girişimler de STK'lar (sivil toplum kurumları) kanalıyla yaşama geçiriliyor.
Gün geçtikçe pek çok ticari kurum, özellikle bu konuda proje üreten Sivil Toplum Kurumlarına destek verme yoluyla, iyilik yaparak vicdan rahatlatmanın ötesinde böyle bir sosyal sorumluluk algısını içselleştirdiklerini gösteriyorlar.

Sivil toplum girişimleri, sosyal sorunların çözümünde devlet girişimlerine katkının ötesinde demokratik düzen için gerekli olan haklar bilincinin ve kültürünün yaygınlaşmasını da katkı sağladıkları için. Kurumların "Hayır" yaparak topluma tek başına sağladığı yarardan ötesi de sivil toplum kurumlarının desteklenmesi ile sağlanıyor.

Toplumumuzda sivil toplum algısının genel olarak içine hapsolduğu örgütlü cemaat eylemlerinden öte bir anlam kazanması ve demokrasinin gelişmesi için, bütün sosyal alanları etkileyecek girişimlerde bulunmak geldiğimiz yerde en önemli kazancımız oluyor.

Bu bilinç her alanda geliştikçe gerçek anlamda toplumsal kalkınma sağlanacak.

Sevgi Özkan (Sosyolog)

15 Haziran 2012 Cuma

KÜRESEL BİRARADALIK





Bölünme korkusu bir arada yaşamada duyulan birlik algısıyla yakından ilişkili.

Bir arada yaşarken herkes kendi olabiliyorsa, kimse öbürüne hükmetmiyorsa ayrılma söz konusu olmaz. Tabii ki, bölünme de.

Bir arada yaşamaktan oluşan kaçınılmaz benzeşimlerin etkisiyle bu katılımda zaten kimse, ne tam kendisi olabilmekte ne de tam öteki.

Benzeşmelerin ortaya çıkardığı yeni kimliklerin eşitlik algısı ise kaçınılmaz olan etkileşme hakkıyla sağlanabilir. Birinin hakkının yenmesiyle oluşan etkileşim zorlamalarına ise asimilasyon deniyor ki genellikle kavga da buradan çıkıyor.

Keşfedilen Amerika’ya göçen eşitler arasında oluşan yeni medeniyete, göç ettirilerek gelen kölelerin kölelik hakkı da katılmaya kalkılınca insan kavramı ve insanlık hakkı da düşünme konusu olmaya başlamış.

Aslında burada da farklıda kaybolma da denilebilecek bir asimilasyon olsa da, kölelik kavramı insan hakları açısından değerlendirilip kafalardan silinebilse de, gerçekte güç üzerinden ötekine hükmetme olgusu günümüzde sürmekte.

Güçlünün kölesi olmak bireyden bireye devletten devlete kendi gerçekliğinde yaşanıyor. İnsanlık adına ilerleyen "hak" kavramı nedeniyle, pekçok yerde deri rengine dayalı ayrımcılıkdan başlayıp pek çok farklılık üzerinden suç sayılabiliyor.
İnsanlığın geldiği bu noktada sorun, farklıların bir arada birbirinin hakkına el koymadan yaşayabilmesinin sağlanamamasında çıkıyor.

Bunu için de küresel demokrasiden medet umuluyor.
Dünyalılık paylaşımlarında yeni uygarlık algısı, gelişmişlerde “öteki”yle aynı haklarda yaşamanın kabulü olarak şekilleniyorsa da genel ve ortak algılarda henüz kat edilecek çok mesafe var.

Sevgi Özkan