.
Her seçimde ülkenin bir fotoğrafı çekilip konur ortaya.
Bu fotoğraf ülke insanlarına verdirilmiş pozları yansıtır
Verdirilmiş sözü ortaya konulanın algılanmasına yapılan müdahaleleri işaretler.
Halk denilen ve her başı çekenin onun adına davrandığı kitle tabii ki tek bir profile sahip değildir.
Ama uzun yıllardır sağ profilin değerleri üzerinden yansıyan bu görüntü ve bunun üzerinden oluşan algıyı izler dururuz.
Bu fotoğraf, aslında kendi gerçeğini doğru yansıtan bir fotoğraf olsa da belklentilerin daha kavramsal gelişmişliğe programlandığı görüşler açısından yanlışın da ta kendisidir.
Gerçeğin alakasız yorumlarla süslenerek olmayanın varmış gibi kabul edilerek mücadelenin başka yerlere çekildiği bu görüntü, hep halk için zafer gibi yorumlanarak sonlandırırlır.
Bu yorumların geçmişde olduğu gibi devam eden süreçte de yanlış okumanın sürdürülmesini sağlayacağı ayrı bir gerçektir.
Burada yine gerçeğin bilgisi devre dışı kallmakta, derme çatma bağlantılar üzerinden yanlış ilişkiler kurularak kazanılanın zaferi kutlanmaktadır.
Fikir ayrılığı denen şey daha ziyade bilgiye sahip olma veya olmama ayrılığıdır.
Bilgi sahipleri üzerinden yürütüldüğü söylenen farklı yorumlarda da ayrılma noktası, yapılanın hatalı olması üzerine değil hatanın önlenebilirmiş gibi ele alınması olarak şekillenmektedir.
Yetmez ama evet diye daha sonraya referans vererek bugünkü yanlışı onaylayan yorumlar, niyet bildiriminden öte bir anlam ifade etmemektedir.
Cehalete yataklık suçlaması gibi bir yasa maddesi olmadığı için herkes bu konuda suç işleme serbestisine sahiptir.
12 Eylülde içinde artılı eksili anayasa maddelerinden çok, onların ne anlama geldiği üzerine yürütülen bir tarışma sonuçlanmış ve sayısal sonuç olarak olmayanı satanlar kazanmıştır.
Bu kazanımın demokrasiyi nerelere götüreceği işleyiş olarak görüp yaşanacak ama bu konuda sorumlu olanlar hep unutulacaktır.
Hepimize hayırlı olsun.
Sevgi Özkan.
13 Eylül 2010 Pazartesi
SİVİL TOPLUM VE BEN.
Başından beri saat veya gün bazında ölçülebilecek bir gönüllülük içinde olmadım.
Dikkat alanımı zamanla sınırlayıp bölmeden birikimlerimi ve sosyal dikkatimi bir sivil toplum kuruluşu olarak YÖRET'te nasıl kullanabilirim yaklaşımıyla varoldum.
Düzenli, çoklu medya ve literatür takibiyle toplumsal değişimleri izleyen ve benimseyen sosyal birikimimin, topluma artı olarak dönmesini hedefledim.
Burada tek korkum, detaylarda boğularak bütünü gözden kaçırmaktı. Zira bu bir körleşme yaratabilirdi.
Hep bütüne bakarsam o zaman da bazı alanlara yabancılaşabilirdim.
Böylece körleşmiyecek kadar içinde, yabancılaşmayacak kadar dışında kalmak üzere YÖRETle ilişkimi hep belli bir mesafede tutmaya calıştım..
Gönüllülüğüm gereği üstlendiklerimi, sosyal sorumluluk duygusu ve insiyatifiyle ele aldım.
Yapmayacağım işlere hiç talip olmadım.
Talip olduklarımı da baştan sona takip ederek sonlandırmaya çalıştım.
Doğru değerlendirilen STK gönüllülüğünün, insan ilişkilerine ve beraber iş görme kültürümüze ne çok şey kattığını algıladım.
Halli hedeflenen ortak toplumsal sorunlar için, eşit şartlarda fikir belirtme ve kişiler yerine sorunlara odaklı bir çabayla yaratılan ortak aklın, ne kadar gerekli olduğunu iyice öğrendim.
Hiç tanımadığın insanlarla ortak sorunların halli için gösterilen ortak çabanın ne kadar güzel olduğunu bunu kişisel sürtüşmelere düşmeden sürdürmenin profesyönel arkadaşlık olarak çok gerekli olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.
En önemlisi tüm performansların sinerjisinden ne kadar büyük bir artı yaratılabileceğini ve de toplumların demokrasi algısının gelişiminde Sivil toplum katılımcılığının ne kadar önemli bir işlevi olduğunu gördüm.
Günümüzün tüm gelişmiş toplumlarında yükselen sivil insiyatifin STK'larla nasıl yaşama geçirileceğini, dünya demokrasisine ulaşma yolunda toplumların demokrasisini geliştirmenin bu katılımla mümkün olduğunu algılayıp, kazanımların insanlık adına hangi boyutlara ulaşacağını bana gösterdi.
Bunları kişisel gönüllülük deneyimlerim olarak sizlerle de paylaşmak istedim.
Sevgi Özkan
Dikkat alanımı zamanla sınırlayıp bölmeden birikimlerimi ve sosyal dikkatimi bir sivil toplum kuruluşu olarak YÖRET'te nasıl kullanabilirim yaklaşımıyla varoldum.
Düzenli, çoklu medya ve literatür takibiyle toplumsal değişimleri izleyen ve benimseyen sosyal birikimimin, topluma artı olarak dönmesini hedefledim.
Burada tek korkum, detaylarda boğularak bütünü gözden kaçırmaktı. Zira bu bir körleşme yaratabilirdi.
Hep bütüne bakarsam o zaman da bazı alanlara yabancılaşabilirdim.
Böylece körleşmiyecek kadar içinde, yabancılaşmayacak kadar dışında kalmak üzere YÖRETle ilişkimi hep belli bir mesafede tutmaya calıştım..
Gönüllülüğüm gereği üstlendiklerimi, sosyal sorumluluk duygusu ve insiyatifiyle ele aldım.
Yapmayacağım işlere hiç talip olmadım.
Talip olduklarımı da baştan sona takip ederek sonlandırmaya çalıştım.
Doğru değerlendirilen STK gönüllülüğünün, insan ilişkilerine ve beraber iş görme kültürümüze ne çok şey kattığını algıladım.
Halli hedeflenen ortak toplumsal sorunlar için, eşit şartlarda fikir belirtme ve kişiler yerine sorunlara odaklı bir çabayla yaratılan ortak aklın, ne kadar gerekli olduğunu iyice öğrendim.
Hiç tanımadığın insanlarla ortak sorunların halli için gösterilen ortak çabanın ne kadar güzel olduğunu bunu kişisel sürtüşmelere düşmeden sürdürmenin profesyönel arkadaşlık olarak çok gerekli olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.
En önemlisi tüm performansların sinerjisinden ne kadar büyük bir artı yaratılabileceğini ve de toplumların demokrasi algısının gelişiminde Sivil toplum katılımcılığının ne kadar önemli bir işlevi olduğunu gördüm.
Günümüzün tüm gelişmiş toplumlarında yükselen sivil insiyatifin STK'larla nasıl yaşama geçirileceğini, dünya demokrasisine ulaşma yolunda toplumların demokrasisini geliştirmenin bu katılımla mümkün olduğunu algılayıp, kazanımların insanlık adına hangi boyutlara ulaşacağını bana gösterdi.
Bunları kişisel gönüllülük deneyimlerim olarak sizlerle de paylaşmak istedim.
Sevgi Özkan
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Çocuk, Medya, Reklam
7th International Children and Communication Congress & 7thInternational Children Films Festival
İlt: 5th ICCC & ICFF: Uluslararası Çocuk ve İletişim Kongresi ile Uluslararası (2008) Çocuk Filmleri Festivalinde ÇOCUK gazetesinde yayınlandı
Çocuk Medya ve Reklam
Günümüzde çocukların medya ve reklamdan etkilenmelerinden oluşan bir takım sorunlarla karşıkarşıyayız.
Buna bilgisayar alanı ile giren sanal veya gerçek etkileşim odakları da dahil.
Çocuk, medya ve reklam ilişkisi, karşılıklı etkileşim olarak ele alınması gereken, aslında birbirini doğuran bir etkileşim bütünlüğüdür.
Reklamların sevimli öznesi olarak kullanılan çocuk, reklamların hedef kitlesi olarak da önemli bir yere sahiptir.
"Çocuk" aracılığıyla yetişkini hedeflemek de: aynı etkileşim alanı içinde gerçekleşmektedir.
Çocuk, görsel medya kanalıyla kendine ulaşan reklam ürünleriyle, etkileşerek, sadece o ürünleri seçmekle kalmaz, bu kanalla yüzeysel bir görüntü kültürü de edinir.
Bu nedenledir ki: küçükler, okulöncesi dönemden başlayarak yani daha okuma yazma öğrenmeden bu etkili reklam slogan ve müziklerini ezberler ve olur olmaz tekrarlayıp içselleştirir.
İşte bu nedenle, bu noktadan başlamak üzere çocuk ihmal ve istismarı açısından medya ve reklam sektörüne büyük bir sorumluluk düşmektedir.
Çocuk tanımı yasal olarak 0-18 yaş gibi bir süreyi kapsadığı için bu uzun sürenin kendi içindeki etkileşim etkileri de farklılk gösterir. Fakat en önemli etkiyi insan beyninin gelişim ve şekillenmesinde en değerli evre olarak kabul edilen 0-3 yaş ve genel olarak da 0-6 yaş arasındaki kısaca okulöncesi denen bu dönemde gösterir.
Reklamların görsel ve işitsel etki açısından genel olarak en etkili alanı da hala televizyon oluşturmaktadır.
Burada kendi yaşıtı üzerinden etkileşime geçen çocuklar, sırf reklamlar değil tv dizileri ile kendilerine ulaşan film, haber gibi pekçok bölüm üzerinden bu etkilenmeyi yaşarlar.
Günümüzün çok bilmiş! çocukları toplumda egemen olan değerler ve davranışlar üzerinden en etkili biçimde kodlanarak; çoğunlukla büyüklerin kopyası haline gelen küçük insanlara dönüşürler.
Evdeki rol modellerinden çok tvlerin sundukları rol modellerini daha alıcı hale gelen bu küçük insanların, temel eğitimlerinde de en etkili faktör: televizyon medyası olur.
Burada reklam ve medya, çocuğun kodlanmasında içiçe geçmiş etki alanları olarak önem kazanmaktadırlar..
Reklam gerçekliği ile dizi veya film gerçekliğini en kontrolsuz biçimde alarak yaşamı tanımaya başlayan küçüklerin nasıl etkileştiklerini, onların nasıl yetişkinler olduklarında anlayabilmekteyiz..
Aslında bu konudaki önlenemez etkileşim için pekçok ülkede pekçok tedbir alınsa da hergün çeşitli ülkelerde ortaya çıkan bozuk insan ilişkileri, bu konunun önemini, geleceğe dair bir büyük sorun olarak öne çıkarmaktadır.
Başta Amerika olmak üzere silahlı okul basıp, önüne geleni tarama olgusu, son otuz yılın en önlenemez cinayetleri haline gelmiştir.
Son günlerde: internet iletişimi ile de kendini haber veren bu sorumsuz suç işleme yatkınlığı, işaretlerinin görülmesine karşı önlenemez hale gelen bir durum yaratmaktadır.
Bu olayların sık tekrarı, tek tük vaka olma marjinalliğini çürütmeye başlamıştır.
Bir yandan çocukların dil ve görüntü zenginliği ile zihinsel donanımını sağlayan bu etkileşim alanları, öte yandan da: öldürme, hak gaspı gibi girişimlere legallik kazandırdığı için çağın gerçeği olarak çaresizlikle karşılanır olmaktadır.
1970 li yıllarda çocuk çizgi film sanayii olarak Walt Disney filmlerinin tüm karakterlerini kapitalist düzen değerlerinin empoze alanı olarak yorumlayan çalışmalar, bize günümüz insanının uzun zamanlardan beri bu yönden ne tür etkileşimlerin ürünü olduğunu da göstermektedir.
Günümüzde bu etkileşimlere, farklı toplumsal ideolojiler üzerinden bakıldığında: ortaya birbirinden farklı ama etkisi aynı olan biçimlenme durumları çıkmaktadır.
Son yıllarda özellikle doğu ve batı edebi kültürlerinin benimsedikleri kahramanları, kendi kültürleri üzerinden yorumlayarak kullanma yoluna giden yeni girişimler oluşmaktadır.
Batı kültürünün Barby bebekleri, Batı karşıtlığını baz alan radikal din kültürünün egemenliğindeki toplumlarda, kıyafet ve dil üzerinden müslümanlaştırılmaya çalışılarak, aynı etkileşim alanından yararlanılmasını sağlamaktadır
Dört beş yıldır ülkemizde de milli eğitim aracılığıyla okullara sokulan ve de insanlığın ortak kültürüne giren batı klasık çocuk edebiyatı ürünlerinin, bazı işgüzar eğitim girişimleri ile yerelleştirme hatta müslümanlaştırma çabası görülmektedir.
Kısacası önlenemez etkileşim alanları olarak medya ve onun yarattığı önemli etkileşim alanları reklam, tv filmleri, dizi filmleri vb., gelecek nesilleri, kontrolu mümkün olmayan biçimlemlerle, şimdiden oluşturmaktadır.
İnsanlık gelişiminin görece yeni algıladığı insan hakları ve çocuk hakları gibi evrenselleşmiş kavramlar açısından bu alanlar, içinde yaşadığımız bu küresel etkileşim çağında: hepimizin geleceğini biçimlemekte olduğundan birey ve kurumsal yönden herkese daha çok dikkat ve sorumluluk yüklemektedir.
Sevgi Özkan (Sosyolog)
"Çocuk İhmal ve İstismarını Önleme Platformu" YÖRET vakfı temsilcisi
İlt: 5th ICCC & ICFF: Uluslararası Çocuk ve İletişim Kongresi ile Uluslararası (2008) Çocuk Filmleri Festivalinde ÇOCUK gazetesinde yayınlandı
Çocuk Medya ve Reklam
Günümüzde çocukların medya ve reklamdan etkilenmelerinden oluşan bir takım sorunlarla karşıkarşıyayız.
Buna bilgisayar alanı ile giren sanal veya gerçek etkileşim odakları da dahil.
Çocuk, medya ve reklam ilişkisi, karşılıklı etkileşim olarak ele alınması gereken, aslında birbirini doğuran bir etkileşim bütünlüğüdür.
Reklamların sevimli öznesi olarak kullanılan çocuk, reklamların hedef kitlesi olarak da önemli bir yere sahiptir.
"Çocuk" aracılığıyla yetişkini hedeflemek de: aynı etkileşim alanı içinde gerçekleşmektedir.
Çocuk, görsel medya kanalıyla kendine ulaşan reklam ürünleriyle, etkileşerek, sadece o ürünleri seçmekle kalmaz, bu kanalla yüzeysel bir görüntü kültürü de edinir.
Bu nedenledir ki: küçükler, okulöncesi dönemden başlayarak yani daha okuma yazma öğrenmeden bu etkili reklam slogan ve müziklerini ezberler ve olur olmaz tekrarlayıp içselleştirir.
İşte bu nedenle, bu noktadan başlamak üzere çocuk ihmal ve istismarı açısından medya ve reklam sektörüne büyük bir sorumluluk düşmektedir.
Çocuk tanımı yasal olarak 0-18 yaş gibi bir süreyi kapsadığı için bu uzun sürenin kendi içindeki etkileşim etkileri de farklılk gösterir. Fakat en önemli etkiyi insan beyninin gelişim ve şekillenmesinde en değerli evre olarak kabul edilen 0-3 yaş ve genel olarak da 0-6 yaş arasındaki kısaca okulöncesi denen bu dönemde gösterir.
Reklamların görsel ve işitsel etki açısından genel olarak en etkili alanı da hala televizyon oluşturmaktadır.
Burada kendi yaşıtı üzerinden etkileşime geçen çocuklar, sırf reklamlar değil tv dizileri ile kendilerine ulaşan film, haber gibi pekçok bölüm üzerinden bu etkilenmeyi yaşarlar.
Günümüzün çok bilmiş! çocukları toplumda egemen olan değerler ve davranışlar üzerinden en etkili biçimde kodlanarak; çoğunlukla büyüklerin kopyası haline gelen küçük insanlara dönüşürler.
Evdeki rol modellerinden çok tvlerin sundukları rol modellerini daha alıcı hale gelen bu küçük insanların, temel eğitimlerinde de en etkili faktör: televizyon medyası olur.
Burada reklam ve medya, çocuğun kodlanmasında içiçe geçmiş etki alanları olarak önem kazanmaktadırlar..
Reklam gerçekliği ile dizi veya film gerçekliğini en kontrolsuz biçimde alarak yaşamı tanımaya başlayan küçüklerin nasıl etkileştiklerini, onların nasıl yetişkinler olduklarında anlayabilmekteyiz..
Aslında bu konudaki önlenemez etkileşim için pekçok ülkede pekçok tedbir alınsa da hergün çeşitli ülkelerde ortaya çıkan bozuk insan ilişkileri, bu konunun önemini, geleceğe dair bir büyük sorun olarak öne çıkarmaktadır.
Başta Amerika olmak üzere silahlı okul basıp, önüne geleni tarama olgusu, son otuz yılın en önlenemez cinayetleri haline gelmiştir.
Son günlerde: internet iletişimi ile de kendini haber veren bu sorumsuz suç işleme yatkınlığı, işaretlerinin görülmesine karşı önlenemez hale gelen bir durum yaratmaktadır.
Bu olayların sık tekrarı, tek tük vaka olma marjinalliğini çürütmeye başlamıştır.
Bir yandan çocukların dil ve görüntü zenginliği ile zihinsel donanımını sağlayan bu etkileşim alanları, öte yandan da: öldürme, hak gaspı gibi girişimlere legallik kazandırdığı için çağın gerçeği olarak çaresizlikle karşılanır olmaktadır.
1970 li yıllarda çocuk çizgi film sanayii olarak Walt Disney filmlerinin tüm karakterlerini kapitalist düzen değerlerinin empoze alanı olarak yorumlayan çalışmalar, bize günümüz insanının uzun zamanlardan beri bu yönden ne tür etkileşimlerin ürünü olduğunu da göstermektedir.
Günümüzde bu etkileşimlere, farklı toplumsal ideolojiler üzerinden bakıldığında: ortaya birbirinden farklı ama etkisi aynı olan biçimlenme durumları çıkmaktadır.
Son yıllarda özellikle doğu ve batı edebi kültürlerinin benimsedikleri kahramanları, kendi kültürleri üzerinden yorumlayarak kullanma yoluna giden yeni girişimler oluşmaktadır.
Batı kültürünün Barby bebekleri, Batı karşıtlığını baz alan radikal din kültürünün egemenliğindeki toplumlarda, kıyafet ve dil üzerinden müslümanlaştırılmaya çalışılarak, aynı etkileşim alanından yararlanılmasını sağlamaktadır
Dört beş yıldır ülkemizde de milli eğitim aracılığıyla okullara sokulan ve de insanlığın ortak kültürüne giren batı klasık çocuk edebiyatı ürünlerinin, bazı işgüzar eğitim girişimleri ile yerelleştirme hatta müslümanlaştırma çabası görülmektedir.
Kısacası önlenemez etkileşim alanları olarak medya ve onun yarattığı önemli etkileşim alanları reklam, tv filmleri, dizi filmleri vb., gelecek nesilleri, kontrolu mümkün olmayan biçimlemlerle, şimdiden oluşturmaktadır.
İnsanlık gelişiminin görece yeni algıladığı insan hakları ve çocuk hakları gibi evrenselleşmiş kavramlar açısından bu alanlar, içinde yaşadığımız bu küresel etkileşim çağında: hepimizin geleceğini biçimlemekte olduğundan birey ve kurumsal yönden herkese daha çok dikkat ve sorumluluk yüklemektedir.
Sevgi Özkan (Sosyolog)
"Çocuk İhmal ve İstismarını Önleme Platformu" YÖRET vakfı temsilcisi
22 Ağustos 2010 Pazar
BEYNİN YAPISI DEĞİŞİYOR MU?
İnternetİn insan beynine etkisi üzerine yapılan bir araştırma: ("İnternet beyne zarar veriyor mu?" Milliyet 22.08.2010)
yüzeysel okuma,
telaşlı düşünme
üstünkörü öğrenme
gibi negatif biçimlenmelere yol açtığını saptamış
Araştırma bulguları: beynin geçici bilgilerle uğraşırken yüzeyselliğinin arttığı ve daha önemlisi derin düşünmenin ihmal edilerek anlama kabiliyetinin sığlaştığını da içeriyor.
Öğrencilerde son yıllarda yaygın biçimde görülen ""kopyala yapıştır"lı ödev ve tez hazırlama kolaycılığı da bunlara eklenince, beynin yapısının iyice değişmekte olduğu ve bu değişmenin olumsuz yönde geliştiği ortaya çıkıyor.
Her yıl gençlerde daha çok göze batan ve ' hiçbirşeyden haberi yok' hissi veren davranış ve düşünce nitelikleri zaten
her tür bilgiye bir tıkla kolay ulaşan,
bilginin doğrusuna titizlik göstermeyen
düşünmeye önem vermeyen
ve sığ düşünen, sığ anlayan
yeni bir beyin yapısıyla karşıkarşıya olunduğunu görebilenlere gösteriyor.
Eskiye göre daha çok okuyan ve yazan bir gençlik oluştuğu gözlemlense de, bu nicelik değişiminin ilerleme sayılamayacağını saptayan böyle araştırmalar konunun önemini kavratıyor.
Her tür iletişimde görsel etkinin, özsel kaygıyı kenara ittiği, yaygın bir hal olurken, bu kaçınılmaz etkileşim ve deformasyonun, gittikçe daha az doğru bilgiye sahip ve de daha az düşünen bir insan yapısına gidilmekte olduğu gerçeğini tüm ilişkilerde göstermeye başladı.
Her ileri buluşla gelen artıların, aynı zamanda eksilere de yol açtığı, hergün daha iyi anlaşılıyor
Saptamanın, kendi diyalektiğiyle nerelere dönüşeceğini tam bilemesek de, İnsanların düşünme özellklerini makinelere devrettikleri bir biyonik dünyaya doğru gitmekte olduğumuz görülüyor.
Artık düşünen robotlarla yetinmeyen insanlar, üzülen ve duygusal tepkileri dışlaştıran robotlar yapmaya başladılar.
İnsan yaşamını kolaylaştırıcı olarak kullanılması hedeflenen bu buluşlar, insanın doğal yapısına eklemlenen aletlerle yeni bir yapı oluşturuyor.
İnternet ve diğer iletişim araçlarının olumsuz etkilerinin ve de beyin fonksiyonlarının bozulmasının bilincinde olmak ve günlük yaşamlarımızı bu alanda kontrollu olarak kullanmak şimdilik bir çare olarak öğütleniyor.
İnsanın düşünen bir canlı olarak üstünlüğünü gelişmiş teknolojilere devretmesi buradan yeni bir insan tipinin çıkması
kaçınılmaz gibi.
Hep birlikte eksilen beyin fonksiyonlarımızı hergün geliştirilen makine ve aletlerle yeniden inşa ederek yarı insan yarı robotlardan oluşan bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz.
İnsan düşüncesi herhalde buralardan evrilecek.
Sevgi Özkan
yüzeysel okuma,
telaşlı düşünme
üstünkörü öğrenme
gibi negatif biçimlenmelere yol açtığını saptamış
Araştırma bulguları: beynin geçici bilgilerle uğraşırken yüzeyselliğinin arttığı ve daha önemlisi derin düşünmenin ihmal edilerek anlama kabiliyetinin sığlaştığını da içeriyor.
Öğrencilerde son yıllarda yaygın biçimde görülen ""kopyala yapıştır"lı ödev ve tez hazırlama kolaycılığı da bunlara eklenince, beynin yapısının iyice değişmekte olduğu ve bu değişmenin olumsuz yönde geliştiği ortaya çıkıyor.
Her yıl gençlerde daha çok göze batan ve ' hiçbirşeyden haberi yok' hissi veren davranış ve düşünce nitelikleri zaten
her tür bilgiye bir tıkla kolay ulaşan,
bilginin doğrusuna titizlik göstermeyen
düşünmeye önem vermeyen
ve sığ düşünen, sığ anlayan
yeni bir beyin yapısıyla karşıkarşıya olunduğunu görebilenlere gösteriyor.
Eskiye göre daha çok okuyan ve yazan bir gençlik oluştuğu gözlemlense de, bu nicelik değişiminin ilerleme sayılamayacağını saptayan böyle araştırmalar konunun önemini kavratıyor.
Her tür iletişimde görsel etkinin, özsel kaygıyı kenara ittiği, yaygın bir hal olurken, bu kaçınılmaz etkileşim ve deformasyonun, gittikçe daha az doğru bilgiye sahip ve de daha az düşünen bir insan yapısına gidilmekte olduğu gerçeğini tüm ilişkilerde göstermeye başladı.
Her ileri buluşla gelen artıların, aynı zamanda eksilere de yol açtığı, hergün daha iyi anlaşılıyor
Saptamanın, kendi diyalektiğiyle nerelere dönüşeceğini tam bilemesek de, İnsanların düşünme özellklerini makinelere devrettikleri bir biyonik dünyaya doğru gitmekte olduğumuz görülüyor.
Artık düşünen robotlarla yetinmeyen insanlar, üzülen ve duygusal tepkileri dışlaştıran robotlar yapmaya başladılar.
İnsan yaşamını kolaylaştırıcı olarak kullanılması hedeflenen bu buluşlar, insanın doğal yapısına eklemlenen aletlerle yeni bir yapı oluşturuyor.
İnternet ve diğer iletişim araçlarının olumsuz etkilerinin ve de beyin fonksiyonlarının bozulmasının bilincinde olmak ve günlük yaşamlarımızı bu alanda kontrollu olarak kullanmak şimdilik bir çare olarak öğütleniyor.
İnsanın düşünen bir canlı olarak üstünlüğünü gelişmiş teknolojilere devretmesi buradan yeni bir insan tipinin çıkması
kaçınılmaz gibi.
Hep birlikte eksilen beyin fonksiyonlarımızı hergün geliştirilen makine ve aletlerle yeniden inşa ederek yarı insan yarı robotlardan oluşan bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz.
İnsan düşüncesi herhalde buralardan evrilecek.
Sevgi Özkan
20 Ağustos 2010 Cuma
ŞİDDETİN ZİHİNSEL KODLANMA BİÇİMLERİ
İnsanlar özel olarak eğitilmediyseler, içine doğdukları kültürel çevrenin etki alanında kalarak, gördüklerini doğru olarak benimser ve uygularlar.
Bu doğal eğilim nedeniyle şiddet kültürü de sonuçta bir etki tepki ürünüdür.
Annesinin, babasınca dövüldüğünü görerek büyüyen erkek çocuğu için, genellikle evlenince karısını dövmesinden daha doğal bir davranış olamaz.
O çocuk ki, hem annesi hem babasından terbiye adına dayak yiyerek büyümüştür, onun için de genel olarak bu davranış mirasını kendi çocuklarına uygulayarak sürdürmesinden daha doğal bir eğilim olamaz.
Ağabey ve ablaların kardeşlerine çocukların birbirlerine bu davranışı göstermeleri, öğretmenlerin ve genel olarakbüyüklerin bu davranışı benimseyip uygulamalarında hep aynı kodlanmanın yarattığı doğal bulma tavrı vardır.
Son yapılan araştırmalar şiddet uygulayan çocuk filmleri kahramanlarının, seyreden çocuklarda şiddet eğilimini oluşturduğu ve arttırdığını saptamış.
Bunlara bilgisayar oyunları aracılığıyla taze beyinlerde meşrulaşan şiddet algısı da eklenınce, insanlık ŞİDDETİn egemenliğine yenik düşmüş görünüyor.
Dünya çapında yaygın ve egemen olan şiddet kültürünün buralardan beslendiği bir gerçekse de, her toplumda yaygınlık gösteren şiddet karakteristiği farklı etkenlerle biçimlenmektedir.
Bir toplum kültüründe nesillerdir süregelen algı ve değerleri dışlaştıran atasözleri ve deyimler de, bolca şiddet üretiyorsa o toplumun bireylerinde şiddete doğal bir yatkınlığın olması kaçınılmaz.
Toplumların kültürel genetiğince kodlanarak nesillerden nesillere aktarılan bu tür sözel yönlendirmeler, bizde de örneklerine çok rastladığımız gibi şiddeti, toplumun ortak zihniyetinde meşrulaştırıp araçsallaştırır. Bununla kalmayıp, "adam olma"nın şartı algısını da yaygın hale getirir.
Atasözlerimiz ve deyimlerimiz üzerinden yapılacak bir inceleme, DAYAK ve şiddet olgusunu masum ve gerekli bir eğitim aracına dönüştüren zihinsel alt yapıyı ortaya koyar.
Yine aynı inceleme dayak biçiminde dışlaşan şiddet olgusunun, insan ve hayvan terbiyesinde eşdeğer
tutan bir algıyı su yüzüne çıkarır.
Şiddet olgusunun artmasında çağın etkileşim araçlarının yanı sıra bu etkenlerin oynadığı rol gözardı edilemez ve "Sorun"un çözümünün de bu etkileşim alanları üzerinden biçimlenebileceğini düşündürür.
Eğitim ve yasal düzenlemeler çerçeveyi çizerken bu kültürel etkenlerin oluşturduğu zihinsel alt yapıyı iyi kavramak ve sözel eğitimin öneminde bu noktaların altını çizmek yeterli olmasa da gereklidir.
Değişmez doğrular gibi referanslanan ata sözlerini örneklerken düşünmek gerekir.
Sevgi Özkan
Bu doğal eğilim nedeniyle şiddet kültürü de sonuçta bir etki tepki ürünüdür.
Annesinin, babasınca dövüldüğünü görerek büyüyen erkek çocuğu için, genellikle evlenince karısını dövmesinden daha doğal bir davranış olamaz.
O çocuk ki, hem annesi hem babasından terbiye adına dayak yiyerek büyümüştür, onun için de genel olarak bu davranış mirasını kendi çocuklarına uygulayarak sürdürmesinden daha doğal bir eğilim olamaz.
Ağabey ve ablaların kardeşlerine çocukların birbirlerine bu davranışı göstermeleri, öğretmenlerin ve genel olarakbüyüklerin bu davranışı benimseyip uygulamalarında hep aynı kodlanmanın yarattığı doğal bulma tavrı vardır.
Son yapılan araştırmalar şiddet uygulayan çocuk filmleri kahramanlarının, seyreden çocuklarda şiddet eğilimini oluşturduğu ve arttırdığını saptamış.
Bunlara bilgisayar oyunları aracılığıyla taze beyinlerde meşrulaşan şiddet algısı da eklenınce, insanlık ŞİDDETİn egemenliğine yenik düşmüş görünüyor.
Dünya çapında yaygın ve egemen olan şiddet kültürünün buralardan beslendiği bir gerçekse de, her toplumda yaygınlık gösteren şiddet karakteristiği farklı etkenlerle biçimlenmektedir.
Bir toplum kültüründe nesillerdir süregelen algı ve değerleri dışlaştıran atasözleri ve deyimler de, bolca şiddet üretiyorsa o toplumun bireylerinde şiddete doğal bir yatkınlığın olması kaçınılmaz.
Toplumların kültürel genetiğince kodlanarak nesillerden nesillere aktarılan bu tür sözel yönlendirmeler, bizde de örneklerine çok rastladığımız gibi şiddeti, toplumun ortak zihniyetinde meşrulaştırıp araçsallaştırır. Bununla kalmayıp, "adam olma"nın şartı algısını da yaygın hale getirir.
Atasözlerimiz ve deyimlerimiz üzerinden yapılacak bir inceleme, DAYAK ve şiddet olgusunu masum ve gerekli bir eğitim aracına dönüştüren zihinsel alt yapıyı ortaya koyar.
Yine aynı inceleme dayak biçiminde dışlaşan şiddet olgusunun, insan ve hayvan terbiyesinde eşdeğer
tutan bir algıyı su yüzüne çıkarır.
Şiddet olgusunun artmasında çağın etkileşim araçlarının yanı sıra bu etkenlerin oynadığı rol gözardı edilemez ve "Sorun"un çözümünün de bu etkileşim alanları üzerinden biçimlenebileceğini düşündürür.
Eğitim ve yasal düzenlemeler çerçeveyi çizerken bu kültürel etkenlerin oluşturduğu zihinsel alt yapıyı iyi kavramak ve sözel eğitimin öneminde bu noktaların altını çizmek yeterli olmasa da gereklidir.
Değişmez doğrular gibi referanslanan ata sözlerini örneklerken düşünmek gerekir.
Sevgi Özkan
19 Ağustos 2010 Perşembe
İDA'MIZI KAYBETTİK.
İDA,
Artık ne o beni merak edecek ne de ben onu.
Doğduğumdan beri varlığını kaçınılmaz bir hak olarak algıladığım büyük ablam artık yok.
Ölüm balangıçta bir kelime. Sonra büyük bir yokluk hissi.
İkinci bir ebeveyn gibi üzerimde emek ve izi olan çıtıpıtı İDA mızı kaybettik.
Küçük ablamın İsmet diyemeyip İda demesiyle hepimizin İda 'sı olduğunu söylerlerdi. Ben en küçük olarak zaten onu İda olarak buldum. Çocukluğumuzda Rum olup olmadımızı sormalarına yol açan bu ad ona çok yakışıyordu.
İda, narin hassas ve ince bir insandı.
Beşimizin ilkiydi.
Uzaklarda yaşamasına karşın her karşılaştığımızda ona takılmak onu güldürmek benim mutluluğum olurdu.
İlk darbeyi on yıl önce çok sevdiği oğlunu kazada yitirerek almış, ondan sonra kırık ve acılı kalbine rağmen yaşamını sürdürmeye çalışmışsa da içten içe üzüntünün oyduğu bedenini de kötü hastalığa tutulmaktan kurtaramamıştı.
Büyük bir ihtimalle olmayan yaşama sevincinin yok ettiği vücut direncine yenik düşmüştü.
Yapılacaklar içinde en iyisi zar zor saptanan bu hastalığı doğal seyrine bırakmasını öngören doktorlar olsa da, iki etaplı tedavi uygulamalarını öneren doktorların sözüne güvenerek bu tedaviye başlaması ve sonraki gelişmeler tam bir hatalar zinciri oluşturunca kurtarma uğruna yok olmasına yol açıldı.
Bu gelişmeler onu sevenler için üzüntüden önce kızgınlık yarattı.
Ben de onlardan biriyim zaten yaşama ince tellerle bağlı bu güzel insan kurtarılma adına yok oldu gitti.
Tüm yaşamımızdan hatırda kalan estantaneler gibi o artık kalbimizde ve anılarımızda yaşayacak.
Ne olduğunu bilemediğimiz yokluk aleminde eğer varsa olabilecek tüm iyiliklerin onunla olmasını diliyorum.
Gerisi hepimiz için büyük ve kaçınılmaz bir hasret. Güle güle İda'cığım.
Sevgi Özkan
Artık ne o beni merak edecek ne de ben onu.
Doğduğumdan beri varlığını kaçınılmaz bir hak olarak algıladığım büyük ablam artık yok.
Ölüm balangıçta bir kelime. Sonra büyük bir yokluk hissi.
İkinci bir ebeveyn gibi üzerimde emek ve izi olan çıtıpıtı İDA mızı kaybettik.
Küçük ablamın İsmet diyemeyip İda demesiyle hepimizin İda 'sı olduğunu söylerlerdi. Ben en küçük olarak zaten onu İda olarak buldum. Çocukluğumuzda Rum olup olmadımızı sormalarına yol açan bu ad ona çok yakışıyordu.
İda, narin hassas ve ince bir insandı.
Beşimizin ilkiydi.
Uzaklarda yaşamasına karşın her karşılaştığımızda ona takılmak onu güldürmek benim mutluluğum olurdu.
İlk darbeyi on yıl önce çok sevdiği oğlunu kazada yitirerek almış, ondan sonra kırık ve acılı kalbine rağmen yaşamını sürdürmeye çalışmışsa da içten içe üzüntünün oyduğu bedenini de kötü hastalığa tutulmaktan kurtaramamıştı.
Büyük bir ihtimalle olmayan yaşama sevincinin yok ettiği vücut direncine yenik düşmüştü.
Yapılacaklar içinde en iyisi zar zor saptanan bu hastalığı doğal seyrine bırakmasını öngören doktorlar olsa da, iki etaplı tedavi uygulamalarını öneren doktorların sözüne güvenerek bu tedaviye başlaması ve sonraki gelişmeler tam bir hatalar zinciri oluşturunca kurtarma uğruna yok olmasına yol açıldı.
Bu gelişmeler onu sevenler için üzüntüden önce kızgınlık yarattı.
Ben de onlardan biriyim zaten yaşama ince tellerle bağlı bu güzel insan kurtarılma adına yok oldu gitti.
Tüm yaşamımızdan hatırda kalan estantaneler gibi o artık kalbimizde ve anılarımızda yaşayacak.
Ne olduğunu bilemediğimiz yokluk aleminde eğer varsa olabilecek tüm iyiliklerin onunla olmasını diliyorum.
Gerisi hepimiz için büyük ve kaçınılmaz bir hasret. Güle güle İda'cığım.
Sevgi Özkan
15 Ağustos 2010 Pazar
DİNİ OLAN İLE GELENEKSEL OLANIN FARKI
Dini olanla geleneksel olanın birbirinden ayrılması gerektiği çok önemli bir konu.
Suriyeli müftü peçeye karşı çıkan mesajında bu noktanın altını çiziyor.
Gerçek ilahiyat profesörleri örtünmenin, o coğrafyanın gereği olarak kadın ve erkek hepsinde İslamiyetten önce de var olduğunun altını çizerek bu olaya dini ve dünyalık olarak nasıl farklı yorumlar getirilebileceğini anlatıyorlar.
Bu konuda her devrin inanç algısını farklı biçimleyen etkenler olduğunu gösteren sosyolojik veriler var.
Bu olguya sadece dönemin ve yerlerin algısına veya yorumuna uymak gibi dar kalıplardan bakmanın doğru çıkarımları önlediği görülüyor.
Madem insanlar kendi inançları ile davranmak özgürlüğüne sahipler o zaman "bu emirse neden uyulmaz" mantığı da bu nedenle doğru olmuyor.
Burada temel kabul, insanların kendi inançları doğrultusunda davranmaları ise başını örtenlere karışma hakkından çok örtmeyenlere karışma hakkı nereden oluşuyor u düşünmek gerekir.
Başını toplumsal baskı ile örttürmek, kadının gerçekten kendi seçimine karşı çıkmak nereden kaynaklanıyor?
Bu konuda mantık yürütenler, inanç ölçülerini kendi algılarıyla sınırladıklarını görmeyip, sevaba girdiklerini mi düşünüyorlar.
Sonuç; herkes kendi inancından sorumluysa, erkekler ve çevrelerindeki en yakınlardan başlayarak hiç kimsenin kadınlara bu konuda karışmamaları gerekir. Oysa bazı devlet yönetimindekilerin eşleri dahil kamuya dönük itiraflardan hatırlarsak bu konuda bir tokatla seçime zorlananlar olmuş ve olmaktadır.
Geleneksel yaptırımlar ve erkek korumacılığıyla karıştırılan bu müdahaleye islam kılıfını giydirme açık gözlüğünü gösterenlerin kimse anlamasa tanrı anlayacaktır diye bir iç muhasebesi yapmaları daha uygun olur.
Daha önce başları açık gezen kadınların müslümanlığını sorgulama ihtiyacı yokken gelenek bazlı ve de kentleşmeye bağlı kırsal dirençle şekillenen ve sosyal baskı aracı haline gelerek yaygınlaşan örtünme olgusu, politikacıların bu olguyu oya çevirmeleriyle çözümlenemez ve kişilerin kendi istekleriyle seçecekleri bir şey olmaktan çıkmıştır.
Bu anlamda CHP'nin çarşaflılara gösterdiği tolerans bu kılıfın sıyrılmasına yol açarak örtünen kadınlara, folklorik değerlendirmelerle bakabilmeyi sağlamış ve bu anlamda ve kamplaşmayı biraz olsun önlemiştir.
Bu olguyu tüm yanları ile ele almadan sadece bireysel özgürlük sorunu olarak değerlendirmek mümkün olamdığından tek cevaplı çözümler de mümkün olamaz.
Sevgi Özkan
Suriyeli müftü peçeye karşı çıkan mesajında bu noktanın altını çiziyor.
Gerçek ilahiyat profesörleri örtünmenin, o coğrafyanın gereği olarak kadın ve erkek hepsinde İslamiyetten önce de var olduğunun altını çizerek bu olaya dini ve dünyalık olarak nasıl farklı yorumlar getirilebileceğini anlatıyorlar.
Bu konuda her devrin inanç algısını farklı biçimleyen etkenler olduğunu gösteren sosyolojik veriler var.
Bu olguya sadece dönemin ve yerlerin algısına veya yorumuna uymak gibi dar kalıplardan bakmanın doğru çıkarımları önlediği görülüyor.
Madem insanlar kendi inançları ile davranmak özgürlüğüne sahipler o zaman "bu emirse neden uyulmaz" mantığı da bu nedenle doğru olmuyor.
Burada temel kabul, insanların kendi inançları doğrultusunda davranmaları ise başını örtenlere karışma hakkından çok örtmeyenlere karışma hakkı nereden oluşuyor u düşünmek gerekir.
Başını toplumsal baskı ile örttürmek, kadının gerçekten kendi seçimine karşı çıkmak nereden kaynaklanıyor?
Bu konuda mantık yürütenler, inanç ölçülerini kendi algılarıyla sınırladıklarını görmeyip, sevaba girdiklerini mi düşünüyorlar.
Sonuç; herkes kendi inancından sorumluysa, erkekler ve çevrelerindeki en yakınlardan başlayarak hiç kimsenin kadınlara bu konuda karışmamaları gerekir. Oysa bazı devlet yönetimindekilerin eşleri dahil kamuya dönük itiraflardan hatırlarsak bu konuda bir tokatla seçime zorlananlar olmuş ve olmaktadır.
Geleneksel yaptırımlar ve erkek korumacılığıyla karıştırılan bu müdahaleye islam kılıfını giydirme açık gözlüğünü gösterenlerin kimse anlamasa tanrı anlayacaktır diye bir iç muhasebesi yapmaları daha uygun olur.
Daha önce başları açık gezen kadınların müslümanlığını sorgulama ihtiyacı yokken gelenek bazlı ve de kentleşmeye bağlı kırsal dirençle şekillenen ve sosyal baskı aracı haline gelerek yaygınlaşan örtünme olgusu, politikacıların bu olguyu oya çevirmeleriyle çözümlenemez ve kişilerin kendi istekleriyle seçecekleri bir şey olmaktan çıkmıştır.
Bu anlamda CHP'nin çarşaflılara gösterdiği tolerans bu kılıfın sıyrılmasına yol açarak örtünen kadınlara, folklorik değerlendirmelerle bakabilmeyi sağlamış ve bu anlamda ve kamplaşmayı biraz olsun önlemiştir.
Bu olguyu tüm yanları ile ele almadan sadece bireysel özgürlük sorunu olarak değerlendirmek mümkün olamdığından tek cevaplı çözümler de mümkün olamaz.
Sevgi Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)