Yanıbaşımızda parçalanmış bir ülke birleşmek için uğraşıyor.
Etnik ayrılıkların üstüna sonradan sürülen ulusallık zamkı sen ben kavgası yüzünden bir türlü tutmuyor.
Komşumuz Irak'ta etnik gruplar arasındaki güç çekişmesi hergün yeni bir seyir izlerken, bizde Ulus devlet içinde içselleştirilmiş birliktelikler yeni yorumlarla ayrıştırılmak isteniyor.
Ulus biraradalığını sağlayan zamk etkisizleştirilip yok edilmeye çalışılıyor.
Ana dil yasağına gelen itiraz, kendi devletini kurmaya giden isteklerle biçimlendiriliyor.
Esas sorun olan Feodal yapının ürettiği baskılar, görmezden gelinip, sadece ulusal Devlet baskısı olarak algılanırken, özgürlükle özerklik arasında talebi arasında tehlikeli yalpalamalarla kontrolsuz gelişmeler oluşuyor
Tüm dünya globalizce denen bir çeşit dünya ingilizcesi altında tek dil üzerinden anlaşmaya yönelirken
bizim ülkemiz etnik diller üzerinden ayrışmaya yöneltiliyor.
Bu çelişkiyi çok iyi görmek gerek.
Şu olsa ne olur, bu olsa ne olur gibi tüm sosyal zamkları kurcalayanlar ne olduğunu gördüklerinde zaten olan olmuş olacak.
O zaman hiçbir tarafın haklı olup olmamasının anlamı kalmayacak zaten.
Baskılardan yılanlar öyle özgürlükler talep ediyorlar ki, bedeli herkesin özgürlüksüzlüğü olacak.
Hep birlikte hata yaptık demek hatayı ortadan kaldırmaz.
Tartışalım evet ama önce ne istediğimizi iyi bilelim. Ulus olmak o kadar kolay değil.
Sevgi Özkan
21 Aralık 2010 Salı
19 Aralık 2010 Pazar
VURMA, KONUŞ!
İsim annesi olduğum bu sözün kitlelerce benimsenmesi için beş altı yıl öce VURMA, KONUŞ BİRLİKTELİĞİ diye bir girişimde bulunmuştuk.
Katılımcılarımızla bu sözün çeşitli alanlar üzerinden kitlelerce benimsenmesi çalışmaları yapmış ve sonra dağılmıştık.
Sözün isim annesi ve birlikteliğin kurucusu olarak bu doğrultuda ilk önce çocuklarımızın eğitiminde etkili olan ve özünde şiddet içeren “döverek adam etme” anlayışının köklerini Atasözlerimiz ve deyimler üzerinden araştırmış ve ortaya çıkan sonuçlardan hayrete düşmüştüm.
Toplumumuzun eğitim anlayışını şekillendiren ve sayıları bir hayli olan bu zihinsel kodlamanın genetik olarak şiddet yatkınlığına doğal bir zemin hazırladığı çok net anlaşılıyordu.
Aynı zamanda toplumuzdaki diyalog yoksunluğunun da buna bağlı olduğunu düşündürtüyordu.
Katılımcılarından olduğum YÖRET vakfının üniversite öğrencileri ve çocuklarla gerçekleştirdiği 2006 yılı yaz kampı projesinde insan ilişkilerinde konuşmanın önemi bu slogan sözüyle kavratılmıştı. Bu sözü işleyen bir takvim basılmış ve birliktelik katılımcılarından ünlü çizer Tan Oral tarafından çizimlanmiştir.
Yine yeni öğrenim yılı açılırken yazılı medyanın etkili kalemlerinin eş zamanlı olarak bu konuyu işlemelerini sağlamak ve şiddet kültürünün etkilerini silecek ufak ama önemli bir adım olarak gerçekleştirilmek üzere aşağıdaki örnek yazıyı köşelerinde kullanmaları için gazetelerin köşe yazarlarına,
"Toplumumuzun ve çağın iletişim dili haline gelen ŞİDDET olgusunu önlemek, Toplumun iletişim dilini, şiddet önleyici biçimde etkileme amacıyla bir araya gelen, bir sosyal bilinç grubuyuz.
Özellikle yeni nesillerin pedagojisinde etkili bir yer kazanmasını sağlamak. Topluma şiddet dışı seçenekleri benimsetmek, problemleri diyalog yoluyla çözmek ve çatışmalarda insana yaraşan “konuşma”nın gücünü, kaba kuvvetin önüne geçirmek için yapılabilecekleri araştırmaktayız. Şiddet olgusunun zihinsel temellerini hazırlayan atasözleri ve deyimleri tarama yoluyla analız ettiğimizde: Toplumumuzda: genel olarak "sevmek" kavramının, "dövmek" ve "hırpalamak" kavramlarıyla çakıştığını ve genel olarak insan eğitiminin hayvan eğitimiyle modellenerek konuşmaya pek yer verilmediğini görmekteyiz.
Özetle: Çağın getirdiği daha başka etkenlerin yanında: toplumumuzun geçmiş yaşam deneylerinde ve bu gün, şiddet yatkınlığının açık izlerine rastlanmaktadır. Bu duruma çağın etkili gücü olarak görsel ve yazılı iletişim kanalları da yeterince katkı yapınca ortaya hepimizi etkileyen bir sonuç çıkmaktadır"
Özellikle yeni nesillerin pedagojisinde etkili bir yer kazanmasını sağlamak. Topluma şiddet dışı seçenekleri benimsetmek, problemleri diyalog yoluyla çözmek ve çatışmalarda insana yaraşan “konuşma”nın gücünü, kaba kuvvetin önüne geçirmek için yapılabilecekleri araştırmaktayız. Şiddet olgusunun zihinsel temellerini hazırlayan atasözleri ve deyimleri tarama yoluyla analız ettiğimizde: Toplumumuzda: genel olarak "sevmek" kavramının, "dövmek" ve "hırpalamak" kavramlarıyla çakıştığını ve genel olarak insan eğitiminin hayvan eğitimiyle modellenerek konuşmaya pek yer verilmediğini görmekteyiz.
Özetle: Çağın getirdiği daha başka etkenlerin yanında: toplumumuzun geçmiş yaşam deneylerinde ve bu gün, şiddet yatkınlığının açık izlerine rastlanmaktadır. Bu duruma çağın etkili gücü olarak görsel ve yazılı iletişim kanalları da yeterince katkı yapınca ortaya hepimizi etkileyen bir sonuç çıkmaktadır"
anlamında gönderdiğim ileti bazı köşe yazarlarınca değerlendirilmişti.
Şu anda dondurulduğu söylenen tehlikeli silah yasası girişimi, “VURMA! KONUŞ” sözünün, kelimenin en geniş anlamıyla toplum pedagojisi açısından kitlelerce benimsenmesini tekrar gündeme getirdi.
Çünkü buradaki vurmak sözü geniş anlamda silah kullanmayı da içeriyor.
Artık eğitim aracı ve iletişim seçeneği olarak VURMA KONUŞ sözünü kitlelerle paylaşıp şiddet karşıtı bir refleks olarak benimsenmesini sağlamak ve içselleştirilen yaygın bir tavır haline getirmek gerekiyor.
Bu sloganın benimsenmesi ve yaygınlaşması için hep birlikte
Vurmayı değil Diyalog kurmayı dene.
“VURMA! KONUŞ.”
diyelim.
Sevgi Özkan
.
16 Aralık 2010 Perşembe
Katılmadığın kalabalık, tenha mıdır?
Sayıca ne olursa olsun oluşturulan kalabalık, bilinçli veya bilinçsiz bir tercihi yansıtır
Birey, hangi kalabalıkta varlığını duyar?
Sürü içgüdüsüne dayalı kalabalık neyi gösterir?
Katılmadığın kalabalık senin için tenha mıdır?
Konumlanmayla değişen kalabalık algısına göre tenhalık, her zaman geçersizlik, taraftarsızlık veya elit veya azınlıkta olanı mı gösterir?
İçinde bulunduğumuz kalabalık aidiyet ve eşitlik duygumuzu pekiştirir. İçinde olmak ve dışında kalmak içten ve dıştan bakışın oluşturduğu farklı algılar, farklı anlamlandırmalara yol açar.
Katılmadığımız kalabalık gizli bir çekicilik taşısa da içinde olmanın seçilmediği kalabalık, seçmeyen için çoğu kez yeterince kalabalık değildir.
Üzerinde düşünülecek bu sorular aslında en çok demokrasinin dokusuna ilişkin tartışılacak noktaları yansıtır.
Kimileri sayısal çokluk yani çoğunlukçuluğu doğru ve geçerli olan gibi algıladığından çoğunlukçu ve çoğulcu kavramları demokrasi üzerinden de tartışılıyor. Kalabalık sayma algısı ve ölçüsü bu yönden üzerinde düşünülecek bir konu.
Sevgi Özkan
6 Aralık 2010 Pazartesi
GERİLİK ÜZERİNDEN İLERLEYEBİLMEK
Yaşamakta ve yürümekte olanı eskimiş diye değiştirmek ve yerine genellikle eskisinden farklı bir şey koyarak işte oldu demek kestirmeciliği ve lüksü, ilericilik sayıyoruz
Çoğunlukla geri kalmışlık kompleksiyle tetiklenen bu tavırların, zihinlerimizi ne kadar yönlendirdiği tartışılsa da kendimizi ulaşmak istediğimize ait saymamızı sağlıyor gibi.
Geri kalmışlık duygusunu çıkan aletlerin en son markasını ve en mülti fonksiyonlusunu almakla tatmin ederken, son moda davranış trendlerini sergilemeyi de ihmal etmeyiz.
Binalarımızı, ev dekorasyonlarımızı, cep telefonları, televizyon sistemleri, son sistem ulaşım araçları ve giyim kuşam seçimleriyle kurulan ilerleme paralelliği, bizi tatmin etmeye yeter.
Batılı paradigmaya sahip olmanın temelindeki düşünce ve normlara sahip olmayı bunlar kadar dert etmeyiz.
Dünyaya açılımımızı yönlendiren perspektifler hep son aşamaya yönlendirilen zumlamalardan öteye geçmez.
Bir türlü tam özdeşleşemediğimiz batı medeniyeti ile aramızdaki farkı kapamaya çalışmanın en kestirme yolu bu sanırız.
“Yeni” olandan medet ummak, bu anlamda çağı yakalamak ve ilerlemek algımızla örtüşür.
Peki gerçekten öyle midir?
Bunun cevabı dünyaya olan ilgimizin sınırları ve olan bitenleri takip etmek ve de doğru okumakta gizlidir.
Son günlerde dünyanın en önemli ortak gündemi haline gelen Wikileaks Belgeleri olayını nasıl sadece kendi açımızdan okuduğumuzu ve bunun üzerinden sonuç ürettiğimizi görmek yukarıdaki cevabın tam da öyle olmadığını göstermektedir.
Nedensellik bağlantısını kendi dışımızda bir suçlu arayıp ona saldırı olarak değerlendirdiğimizden, her olan biteni bize yönelik komplo olarak algılar ve bu düğümlerle düşüncemize hapsolarak, kararımızı herkesten önce verir rahatlarız.
Doğruluğu bizim kaygı alanımızın dışına çıkan bu olguları, artık başka türlü değerlendirme ihtiyacı bile duymadan “ileri!!”yaşamlarımız üzerinden dünyayla bütünleşmeye kalkarız.
Cehaletin bir türü olan bu tutumlardan rahatsız olanlar o kadar azınlıkta kalırlar ki?
Her şeyin nicelikle ölçüldüğü bir anlama ve değerlendirme ortamında bu azınlığın sesi duyulmaz olur.
Sevgi Özkan
30 Kasım 2010 Salı
ŞEFFAFLIK MECBURİYETİ HER ALANI ZORLUYOR.
Herkes, herkesin, herkes hakkında söylediğini bilseydi, kimse kimseyle konuşmazdı.
Yaygın olarak kullanılan doğru sözlerden biridir bu. Sosyal medyanın bu dikkati oluşturma işlevi buradan kaynaklanıyor olabilir.
Bugüne kadar söylediğim pek çok şeyden pişmanlık duydum ama söylemediklerimden asla.
Bu da sözel veya yazılı ifade otokontrolü açısından önemli bir gerçeği işaretliyor.
Kitle iletişiminde öne çıkan yazılı iletişim araçları yazıyı, sözden daha etkili hale getirdi.
Her yazı kişi için lehine veya aleyhine bir belge kaydı oluşturuyor.
Ses kayıtları üzerinden suç isnadının yasal dayanaktan yoksun olsa bile geçerli bir belgeye dönüştürüldüğü de özellikle ülkemizde görülebiliyor.
Son günlerde dünya kamuoyunun dikkat alanına giren Wikileaks belgeleri şu ana kadar mevcudunun çok azı yayınlansa da, yazılı metinlerin politik gücünün nasıl da kullanılabileceğini çok iyi ispatladı.
Dedikodu nitelikli bilgilerin ortak algıları pek çok noktadan zorlamaya başlaması bir söz sızıntısının nelere mal olabileceğini iyice gösteriyor.
Daha yakın bir geçmişte açık denizde kurulu Petrol Platformundaki arıza nedeniyle denizleri mahveden petrol sızıntısı henüz unutulmadan, toplumsal dengeleri bozan böyle siyasi kaynaklı sızıntıların her yanı kapladığını görüyoruz.
İnsanın doğaya verdiği zarar, insan doğasından doğan yanlışların insanlara verdiği zararın yanında daha mı az bunu ölçmek zaman istiyor.
Günümüz etkileşiminin çok farklı olması, geçmişte bu tür politik skandallar olduğunun söylenmesiyle dengelenmiyor.
Zira artık “şeffaflık” tüm iletişim alanlarını ve dünyalıları zorluyor.
Önemli sakınca, şeffaflık adına gösteri yapılmasının da pekala mümkün olabilmesi.
Ama foyaların ortaya çıkması önlenemeyecek bir iletişim dönemine geldiğimiz için en iyisi
Küresel demokrasiye buradan gidilecek diye umutlanmak olabilir.
Sevgi Özkan
29 Kasım 2010 Pazartesi
CEHALET TSUNAMİSİ
Cehaletin tetiklediği tsunami dalgaları bilgileri ve bilenleri yutuyor.
Yaşanılanlar ondan geriye kalanlar oluyor.
Ayrımına varmadığımız ve her yanı sarıp sarmalayan bilgisizliklerimiz, doğruları algılamamızı da önlüyor.
Neyi bilmiyoruz?
Bilmediğimizi.
Bilmediğini bilmek, önemli bir bilgi.
Bilgisizlik şüpheyi devreye sokar.
Bilmek sorumluluktur.
Bilmediğini bilmek de önemli bir sorumluluktur.
Çok yönlü etkileşimlerle şekillenen ve toplumu ilgilendiren olaylarda bilgi sahibi olmak yurttaş sorumluluğuna girer.
Tarafsız olmak doğrunun tarafında olmak anlamına geldiği için taraf olmak başlı başına sorumluluktur.
Beynimizde çeşitli etkileşimlerle oluşan kültürel süzgeçler, neyin dikkat alanımıza girdiğini tayin ediyor.
Kültürel süzgecimize göre ön yargılarımız da, çoğu zaman bu süzmenin etkisiyle oluşuyor.
Aynı seviye, aynı kültürel ve bilgisel kodlanmalarla okumaya çalıştığımız olayları farklı sonuçlara bağlamamız da bu nedenle.
Gerçeğin bilgisi ve bilmek düşünce üretiminde işlevsel olduğundan, bilmeden düşünmek komplo üretiminde etkili oluyor.
Komplo üretenlerin çoğunlukta olduğu toplumlarda, dedikodu kültürü de geçerli oluyor.
Gerçeklerden çok dedikoduları tartışmak da buradan kaynaklanıyor.
Düşünce üretimi ve tartışma kültürünün gelişimini önleyen etkenler de bu kültürün etkisiyle
işlevini yitiriyor.
Sonuç: bilgi adı altında yoğun uyaranlara maruz kalan kafalar düşünme yerine, aslından uzaklaşmış bilgileri sunan dedikodularla yetindikçe doğrunun önemi kayboluyor.
WikiLeaks, gibi aykırı bir Internet medyasının, ilgili pek çok devleti ve hükümetleri zor durumda bırakan gizli bilgileri, dikkatlere sunması, hiçbir şey yapmasa bile ortaya çıkan siyasi dedikodulara ayar yaparak, gerçeğin görülenden farklı olduğunu ortaya koyarak dedikodu ve komploya şartlanmış kafaları zorluyor.
Önlenemez bilgilenme savaşları, düşünen insanların beynini aydınlattıkça doğru bilgi daha etkili olacak.
Özetle dünyayı değilse de dedikodu ile yönetilen toplumların arada bir böyle ayarlarla gerçekleri kavraması bazı alanlarda doğru bilgiye ulaşmak açısından önemli bir kazanım.
Sevgi Özkan
26 Kasım 2010 Cuma
paradigma, gerçek doğrular,
GERÇEK DOĞRULAR ve KENDİ AKLIYLA DÜŞÜNEBİLMEK ÜZERİNE
Elbirliği ile inşa ettiğimiz yanlışlık kulelerinin gerçekler karşısında yıkılması ve kimilerimizin altında kalması sık rastlanan bir olgu.
Kimsenin kimseyi tam anlamadığı günümüzün küresel iletişim ortamında, gerçeklerin algılanması da farklılaşıyor.
Yanlış ve eksik bilgi çoğu kez yanlış algılar oluşturuyor.
Aynı gerçek farklı bakışlardan farklı anlamlandırmalarla okunuyor.
Herkesin bilgileri değerlendirme kapasitesi de farklı olduğu için,
bireylerin kültürel ve buna bağlı paradigma farklılıkları da eklenince ortaya aslından uzak, deforme doğrular çıkıyor.
Yanlışın oluşmasında önemli olan bu etkenler, insanların birbirini doğru anlamasını önlüyor.
Yanlışla hesaplaşma kültürü, bireylerin kendi akıllarından sorumlu oldukları toplumlarda bireyin iradesini, yanlışı taşımama yönünde devreye sokunca yanlış kulelerin inşasına tuğla döşeyenler azalıyor
Cemaat gibi tek beynin emrine giren beyinlerin oluşturduğu itaat topluluklarında sorgusuz sualsiz paylaşılan yanlışlar, geniş kitlelerce benimsenince doğrunun yerine geçip doğru gibi
algılanıyor. Bu durumlarda yanlışlıklar üzerine yükselen kulelerin yıkılması tabii ki daha zorlaşıyor.
Söylenenleri maksadına uygun ve çok yönlü doğrular üzerinden algılama yeteneği geliştikçe, insanların birbirlerini doğru anlamaları ve buna bağlı fikir tartışmaları daha da gelişebiliyor.
Ama henüz çoğunluğun doğruyu yanlış sanmasından doğan sanılgı ve taraftarlık kulelerine hapsolunuyor.
Azınlıkta kalan akılsal iletişimler dışında bireysel veya çoğunluk olarak herkes birbirinin hasmı haline geliyor.
En önemli sorun da bu doğruyu doğru okumamak oluyor.
Sevgi Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)