Hangisi KADER?
Yaz, kış ve baharlarda farklı türlerde çoğalmaya başlayan ve her yıl aynı tanımlamalarla duyurulan kaza haberlerinin yaşanırken kader diye nitelenip geçilenler olması, her yıl, her mevsim tekrarlanan ve asla önlenemeyen bir akılsal ataletin dışa vurumu sayılır.
"Haber" diye geçtiğimiz;"Kader" diye algıladığımız görünür/ görünmez kazaların değişmeyen mevsimsel dağılımı, aslında çok şey anlatıyor.
Çocuklarımız, insanlarımız hep aynı bilgi ve dikkat eksikliğiyle göz göre göre oluşan önlenebilir kazalara kurban gidiyorlar.
Toplumsal ortalama aklımızın kaza üretmesi, başta bilgi potansiyelimizin seviyesi olmak üzere dikkat eksikliği, maddeyi kavrama biçimimizin seviyesi ve de çağdaş digital uyaranların etkisiyle de ilgili. Ama her şeyden önce bilimsel duyarlılığı
Bireysel ve toplumsal olan bitenden ders alma yerine KADER deyip geçme tutumu bu kazaları daha da kaçınılmaz kılıyor.
Yaz gelince boğulmalar, orman yangınları, sel basmaları, damdan düşmeler vs. ile kış gelince soba ve şofben zehirlenmeleri, yangınlar, trafik kazaları vs gibi olgular ve de cehalet ve yoksulluk gibi pek çok olumsuzluk bileşeninde büyüyen genç nesiller toplumsal aklımızın ileriye dönük seviyesini de şimdiden belirliyor. Tüm yaşanan maden ve iş kazalarının gereken önlem alınmadan sürmesi, "kader" kavramının kılıf yerine kullanılmasıyla sürdürülürken toplumca kanıksanmış kaderlerimiz olmaya devam ederken, şu anda yönetimi üstlenenlerin nelerle meşgul oldukları ortada.
Bunlara razı olmak da mı kader? Tabii ki hayır.
İşte bunu çok iyi kavramak gerek.
Sevgi
23 Mayıs 2015 Cumartesi
18 Mayıs 2015 Pazartesi
"BİREYSEL SORUMLULUK", "BİREYSEL SUÇLULUK" BAĞLANTISI
Toplumsal olaylardaki bireysel sorumluluğumuz dikkatlerimizin üzerinde en az durduğu bağlantılardan biri.
Toplumun tümünü etkileyen olaylarda gerçek suçlu tek bir kişi veya kurumdan ibaretmiş gibi algılanıp suçluyu aramak yoluna gidilir.
Asıl suçluyu aramak ve hesap sormak önemli bir sorumluluk olsa da çok yönlü etkileşimlerle gelişen pek çok suçluluk durumuna, bireysel olarak katkılarımız nedense yok sayılır. Özellikle kişisel sorumluluk idrakinin ve görev tanımlarının net olarak paylaşılmadığı, ast üst düzeniyle işlenen suçlarda tek kişinin sorumluluğu üzerinden cezalandırma tutumu genelikle en suçsuzun en ağır bedeli ödemesi olarak sonuçlanır. Bu da vicdanları tatmin etmeyen bir adalet algısı yaratır.
Bireyi gelişmiş toplumlarda "suç" durumunun birey sorumluluğuyla bağlantısı daha net ve ehliyet üzerinden değerlendiğinden ceza kavramı da o anlamda hak yerini bulan bir uygulama olarak önem kazanır.
Ama işin ehline emanet edildiği ve onun sorumluluğuna bağlı işlediği düzenlerin aksine yaygın sorumluluk ve yaygın sorumsuzluk birleşiminden oluşan "birey"siz toplumlarda suçlu, genellikle tek başına suçlu olmasa da bütün iş onu cezalandırmakla düzeltilecek algısı geçerli olur.
Genellikle yaygın sorumsuzlukların sonucu olarak suç ve ceza kavramlarının birbiriyle girift sınırlardan oluşan bağlantılarda suçlu kim sorusu hep ucu açık kalan bir sorudur.
O nedenle kimsenin bir şuçtan tam sorumlu sayılmayacağı bir işleyiş geçerlidir ve zaten hiç kimse de kendisini tam suçlu görmez.
Nedensellikler zincirinde her felaketin oluşumuna bilinçli veya bilinç dışı yaptığımız toplumsal katkılar bizi kendimize masum gösterdikçe sorumluluk algımız da çoğunlukla başkalarına çevrili dikkatlerden öteye gelişmez ve genişlemez.
Birey olarak herkes kendini masum görür.
Toplumda her şey kötüye gidiyor ve günden güne çaresizlik ve acılarla dolu bir ortak yaşama mahkum oluyorsak, bizim bilerek veya bilmeden gösterdiğimiz pek çok ihmalin katkısı olduğu bir gerçektir ama çok önemsenmez.
Temeli belirleyen bozukluklar her şeyin ayarını bozdukça sadece üzülerek, kahrolarak dövünmekle yetinme çaresizliği, olan bitenin bedelini ödemek için yeterli sanılmaya başlanır.
Hesap sorma yolları tıkandıkça birey olarak gösterdiğimiz "Unutmamak, unutturmamak" tepkileri sadece söylem düzeyinde tekrarlandıkça, unutmakla unuturmamak arasındaki etki farkı da azalır.
Toplumsal akıllar, "boş üzüntüyü" kovmadıkça, kendi sorumluluğunun katkısını araştırmayı ihmal etmedikçe hesap sorma sözü anlam kazanamaz.
Yönetimden sorumlu olanların seçiminde gereken dikkat ve eforu göstermek her bireyin toplumsal sorumluluğundadır.
Toplumun bu konuda geliştirdiği ortak ölçütleri önemlidir.
Yönetime talip olan kişi veya partiyi, futbol takımı gibi tutmaktan vazgeçmek, olan bitenler üzerinden toplumu çok iyi takip ederek gerçek bilgiye ve çağdaş vizyona sahip yönetim beklentilerimizi, endamına, bağırıp çağırmasına, atıp tutmasına bakarak değerlendirmek yerine yasalara uyup uymamasına sorumluluk taşıma biçimine ve topluma gösterdiği saygıyı ve yapabilme ehliyetine göre değerlendirecek ölçüler kullanmalıyız.
Bu anlamda her toplum kendi layık olduğu kişiyi seçer sözü önem kazanır. Siz eğer sizi yönetmesini istediklerinize dair düzgün ölçütler geliştirmez ve ona göre oy kullanmazsanız başa gelenin kalitesi sizin ve toplumun kaderi olur.
Seçim kriterleri olarak boy pos veya bağırıp çağırma tipi göstermelik üstünlüklerden öte ne yapıp ettiği, bilgileri çarpıtmayan, bilmediğini bilen, söylediklerinde tutarlılığı ve gerçeği çarpıtmaması gibi düzgün kriterler olmayınca daha doğrusu çoğunluk bu ölçüyle oy kullandıkça toplumun gelişmesi ve "iyi"ye ulaşması hayal olur.
Sadece ekran görünürlüğü şartlanmışlığından öte, yönetime talip olanların nelerle uğraştığı, neleri önemsediğini iyi takip etmeli, yapılan seçeceğimiz veya bizim için seçilecek olana dair ağırlıklı bir ortak ölçü oluşturmalıyız.
Tabii ilk önce seçmen tavrı olarak hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklemek pasifliğinden kurtulup seçime katılmayı en önemli sorumluluk olarak benimsemekle işe başlamalıyız.
Seçim güvenliği için yapılabileceklere katkı sağlamayı hedeflemek gibi pek çok bilinçli yurttaş tavrını benimsemek en önemli konumuz olmalı. Dolaylı bilgilenme, ne alakası var demeden kimin ne deyip ne yaptığına dikkat etmeyi hedeflemenin önemini kavramak gerek.
İyi ve bireysel ve toplumsal sorumluluk duygusu gelişmiş bir seçmen değilsek, başımıza geleceklerde bizim de payımız olduğunu hiç unutmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz.
Ortak sorumluluktaki bireysel payımızı çok önemsemeli, ortak sorumsuzluklara ve suçlara dolaylı katkı sağlayan bireysel sorumluluğumuzu çok dikkatli analiz etmeliyiz.
Sevgi Özkan
Toplumsal olaylardaki bireysel sorumluluğumuz dikkatlerimizin üzerinde en az durduğu bağlantılardan biri.
Toplumun tümünü etkileyen olaylarda gerçek suçlu tek bir kişi veya kurumdan ibaretmiş gibi algılanıp suçluyu aramak yoluna gidilir.
Asıl suçluyu aramak ve hesap sormak önemli bir sorumluluk olsa da çok yönlü etkileşimlerle gelişen pek çok suçluluk durumuna, bireysel olarak katkılarımız nedense yok sayılır. Özellikle kişisel sorumluluk idrakinin ve görev tanımlarının net olarak paylaşılmadığı, ast üst düzeniyle işlenen suçlarda tek kişinin sorumluluğu üzerinden cezalandırma tutumu genelikle en suçsuzun en ağır bedeli ödemesi olarak sonuçlanır. Bu da vicdanları tatmin etmeyen bir adalet algısı yaratır.
Bireyi gelişmiş toplumlarda "suç" durumunun birey sorumluluğuyla bağlantısı daha net ve ehliyet üzerinden değerlendiğinden ceza kavramı da o anlamda hak yerini bulan bir uygulama olarak önem kazanır.
Ama işin ehline emanet edildiği ve onun sorumluluğuna bağlı işlediği düzenlerin aksine yaygın sorumluluk ve yaygın sorumsuzluk birleşiminden oluşan "birey"siz toplumlarda suçlu, genellikle tek başına suçlu olmasa da bütün iş onu cezalandırmakla düzeltilecek algısı geçerli olur.
Genellikle yaygın sorumsuzlukların sonucu olarak suç ve ceza kavramlarının birbiriyle girift sınırlardan oluşan bağlantılarda suçlu kim sorusu hep ucu açık kalan bir sorudur.
O nedenle kimsenin bir şuçtan tam sorumlu sayılmayacağı bir işleyiş geçerlidir ve zaten hiç kimse de kendisini tam suçlu görmez.
Nedensellikler zincirinde her felaketin oluşumuna bilinçli veya bilinç dışı yaptığımız toplumsal katkılar bizi kendimize masum gösterdikçe sorumluluk algımız da çoğunlukla başkalarına çevrili dikkatlerden öteye gelişmez ve genişlemez.
Birey olarak herkes kendini masum görür.
Toplumda her şey kötüye gidiyor ve günden güne çaresizlik ve acılarla dolu bir ortak yaşama mahkum oluyorsak, bizim bilerek veya bilmeden gösterdiğimiz pek çok ihmalin katkısı olduğu bir gerçektir ama çok önemsenmez.
Temeli belirleyen bozukluklar her şeyin ayarını bozdukça sadece üzülerek, kahrolarak dövünmekle yetinme çaresizliği, olan bitenin bedelini ödemek için yeterli sanılmaya başlanır.
Hesap sorma yolları tıkandıkça birey olarak gösterdiğimiz "Unutmamak, unutturmamak" tepkileri sadece söylem düzeyinde tekrarlandıkça, unutmakla unuturmamak arasındaki etki farkı da azalır.
Toplumsal akıllar, "boş üzüntüyü" kovmadıkça, kendi sorumluluğunun katkısını araştırmayı ihmal etmedikçe hesap sorma sözü anlam kazanamaz.
Yönetimden sorumlu olanların seçiminde gereken dikkat ve eforu göstermek her bireyin toplumsal sorumluluğundadır.
Toplumun bu konuda geliştirdiği ortak ölçütleri önemlidir.
Yönetime talip olan kişi veya partiyi, futbol takımı gibi tutmaktan vazgeçmek, olan bitenler üzerinden toplumu çok iyi takip ederek gerçek bilgiye ve çağdaş vizyona sahip yönetim beklentilerimizi, endamına, bağırıp çağırmasına, atıp tutmasına bakarak değerlendirmek yerine yasalara uyup uymamasına sorumluluk taşıma biçimine ve topluma gösterdiği saygıyı ve yapabilme ehliyetine göre değerlendirecek ölçüler kullanmalıyız.
Bu anlamda her toplum kendi layık olduğu kişiyi seçer sözü önem kazanır. Siz eğer sizi yönetmesini istediklerinize dair düzgün ölçütler geliştirmez ve ona göre oy kullanmazsanız başa gelenin kalitesi sizin ve toplumun kaderi olur.
Seçim kriterleri olarak boy pos veya bağırıp çağırma tipi göstermelik üstünlüklerden öte ne yapıp ettiği, bilgileri çarpıtmayan, bilmediğini bilen, söylediklerinde tutarlılığı ve gerçeği çarpıtmaması gibi düzgün kriterler olmayınca daha doğrusu çoğunluk bu ölçüyle oy kullandıkça toplumun gelişmesi ve "iyi"ye ulaşması hayal olur.
Sadece ekran görünürlüğü şartlanmışlığından öte, yönetime talip olanların nelerle uğraştığı, neleri önemsediğini iyi takip etmeli, yapılan seçeceğimiz veya bizim için seçilecek olana dair ağırlıklı bir ortak ölçü oluşturmalıyız.
Tabii ilk önce seçmen tavrı olarak hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklemek pasifliğinden kurtulup seçime katılmayı en önemli sorumluluk olarak benimsemekle işe başlamalıyız.
Seçim güvenliği için yapılabileceklere katkı sağlamayı hedeflemek gibi pek çok bilinçli yurttaş tavrını benimsemek en önemli konumuz olmalı. Dolaylı bilgilenme, ne alakası var demeden kimin ne deyip ne yaptığına dikkat etmeyi hedeflemenin önemini kavramak gerek.
İyi ve bireysel ve toplumsal sorumluluk duygusu gelişmiş bir seçmen değilsek, başımıza geleceklerde bizim de payımız olduğunu hiç unutmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz.
Ortak sorumluluktaki bireysel payımızı çok önemsemeli, ortak sorumsuzluklara ve suçlara dolaylı katkı sağlayan bireysel sorumluluğumuzu çok dikkatli analiz etmeliyiz.
Sevgi Özkan
20 Nisan 2015 Pazartesi
OKUR
YAZARLIKTAN, OKUMAZ YAZARLIĞA DOĞRU
"Okur
yazar"lar yerini "okumaz yazar"lara bırakmaya başladı. Aydın
ve entellektüel tanımı da ıyıden iyiye deforme oldu.
Yazma
işlemi bir edebiyat uğraşısı gibi algılanır olmaktan çıkınca okuma
kısmı kendi yazdıklarını okumaya hapsoldu.
140
vuruşlu yazı serüveni yaygınlaşalı okuma bilgilenme çabasının
yerini laf ebeliği aldı.
'Düsünme' eylemini geliştirici pekiştirici bilgilenme çabası da okumaktan
çok, izlenime dayalı ön yargı üretimine dönüştü.
Akıllı
aletleri yapan ve kullanan insan aklı giderek onların esiri olan
ve söyleneni yapmaktan öte çaba göstermeyen bir robota dönüşüyor
gibi.
Kimlerine
göre özgürlük açısından kölelik sayılan bu durum aslında
insanın kendine yabancılaşması olarak da okunabilir.
Düşüncenin
sınırları, olan biteni algılamak, insanın geçmiş ve geleceği
üzerine kafa yormak çabasından daha çok, bilginin yerine dedikoduyu
veri kabul edip yeni veriler iletmekten öteye gidemez oldu.
İnsanın "düşünme"yetisi gerçekten tehlikeye girdikçe, ünlü "Düşünen Adam" heykeli yerini düşünen robot heykeline bırakacak gibi.
Sevgi Özkan
29 Mart 2015 Pazar
OKUMAK PAYLAŞMAKTIR.
Zygmunt Bauman & avid Lyon'un çağdaş toplum üzerine analiz paylaşımlarından oluşan AKIŞKAN GÖZETİM' i yeni bitirdim.
Ayrıntı yayınlarından güzel bir çeviriyle okura sunulmuş bu kitapta, sürekli değişen akışkan günümüz toplumlarında gözetim sistemlerinin etraflıca ve tüm paradoksal yanlarıyla tartışılıyor.
Günümüz yaşamında hiç alakasız gibi gördüğümüz pek çok şeyin birbiriyle bağlantısını kavratıp şaşırtarak zamanın ruhunu daha iyi anlamaya yol açan bilgilenmelerle zenginleştirici bir tartışma zevkle izleniyor.
Okurken altını çizip not aldığım cümlelerden bazılarını paylaşmak istedim.
Çeşitli bölümlerden alıntıladığım aşağıdaki örnekler, kitabın bütünü hakkında tam fikir vermese de düşünme basamaklarının çeşitliliği açısından bir fikir verebilir.
Günümüzün yarın endişeli atmosferinde sabah erken okumalarda beni çoşturan tüm kitaplar gibi bunda da çok beğendiğim yerleri sevgili eşime musallat olup onunla paylaşarak bitirmenin mutluluğunu yaşıyorum.
Aşağıdaki cümleler okumak isteyenlere tam fikir vermese de paylaşmak istedim.
"Yaşadığımız sürece asla tatmin edilemeyecek olan, doymak bilmez rahatlama arzusundan ötürü huzur bulamıyor olmamız paradoksaldır."
"Beklenmedik durumlarla ilgili kaygıların sona ermesi hayaline en çok yaklaşılan yer mezarlıktır."
"Güvenliğin hizmetindeki gözetimin ve buna bağlı teknolojilerin huzuru sağlayacağı inancı yanlıştır ve diğer seçeneklerin önünü tıkar."
"Internet bizim insanlığımızı çalmıyor,onu yansıtıyor"
Bu durumda (internetin sundukları)bu sunulanları ve hayatımızdaki etkilerini iyi veya kötü, yararlı veya zararlı kılan şey yine bizim, yani aktif facebook kullanıcıları olan bizim onları kullanma biçimlerimizdir.
Bu tamamiyle bizim neyin peşinde olduğumuza bağlıdır. Teknolojik aygıtların tek yaptığı arzularımızı daha çok ve daha az gerçekçi, ve arayışımızı daha hızlı ve daha yavaş, daha etkili veya daha etkisiz hale getirmektir"
Sevgi Özkan
Zygmunt Bauman & avid Lyon'un çağdaş toplum üzerine analiz paylaşımlarından oluşan AKIŞKAN GÖZETİM' i yeni bitirdim.
Ayrıntı yayınlarından güzel bir çeviriyle okura sunulmuş bu kitapta, sürekli değişen akışkan günümüz toplumlarında gözetim sistemlerinin etraflıca ve tüm paradoksal yanlarıyla tartışılıyor.
Günümüz yaşamında hiç alakasız gibi gördüğümüz pek çok şeyin birbiriyle bağlantısını kavratıp şaşırtarak zamanın ruhunu daha iyi anlamaya yol açan bilgilenmelerle zenginleştirici bir tartışma zevkle izleniyor.
Okurken altını çizip not aldığım cümlelerden bazılarını paylaşmak istedim.
Çeşitli bölümlerden alıntıladığım aşağıdaki örnekler, kitabın bütünü hakkında tam fikir vermese de düşünme basamaklarının çeşitliliği açısından bir fikir verebilir.
Günümüzün yarın endişeli atmosferinde sabah erken okumalarda beni çoşturan tüm kitaplar gibi bunda da çok beğendiğim yerleri sevgili eşime musallat olup onunla paylaşarak bitirmenin mutluluğunu yaşıyorum.
Aşağıdaki cümleler okumak isteyenlere tam fikir vermese de paylaşmak istedim.
"Yaşadığımız sürece asla tatmin edilemeyecek olan, doymak bilmez rahatlama arzusundan ötürü huzur bulamıyor olmamız paradoksaldır."
"Beklenmedik durumlarla ilgili kaygıların sona ermesi hayaline en çok yaklaşılan yer mezarlıktır."
"Güvenliğin hizmetindeki gözetimin ve buna bağlı teknolojilerin huzuru sağlayacağı inancı yanlıştır ve diğer seçeneklerin önünü tıkar."
"Internet bizim insanlığımızı çalmıyor,onu yansıtıyor"
Bu durumda (internetin sundukları)bu sunulanları ve hayatımızdaki etkilerini iyi veya kötü, yararlı veya zararlı kılan şey yine bizim, yani aktif facebook kullanıcıları olan bizim onları kullanma biçimlerimizdir.
Bu tamamiyle bizim neyin peşinde olduğumuza bağlıdır. Teknolojik aygıtların tek yaptığı arzularımızı daha çok ve daha az gerçekçi, ve arayışımızı daha hızlı ve daha yavaş, daha etkili veya daha etkisiz hale getirmektir"
Sevgi Özkan
25 Mart 2015 Çarşamba
JAPON MÜHENDİSİN ERDEMİ ve BİZ.
Yaramazlıkları önlemek için dövmeden bir önceki terlik göstererek yapılan uyarı ile terbiye edilen çocuklar toplumunda, yeni ortaya çıkan yolsuzluk iddialarının aklanması için susturulması çeşitlemesiyle sorun aklandı ve çözüldü sanılıyor.
Terlik göstermekle uslu durmaya zorlanan çocuklar, o terliği tekrar tekrar görecek biçimde yaramazlıklarını
sürdürdükleri gibi ulu orta ağız dalaşına giren iki partilinin kavgaları da, önlenmiş gibi kabul edenler çıkabiliyor.
Peki şimdi bir tanesinin öteki hakkında ileri sürdüğü yolsuzluk suçlamaları ne oldu? Aklandılar mı?
"Kol kırılır yen içinde" gibi "laf tıkılır ağız içine"gibi bir ifade mi benimsenmeye başlıyor acaba?
Yolsuzluk ve benzeri davranışlar bu sefer de bağımsız mahkemeler yoluyla aklaşılması gereken ve tüm toplumu ilgilendiren suçlamalar yok mu sayılacak yoksa aklanmış mı kabul edilecek? . .
Ortaya çıkarılmasıyla tüm toplumu ayağa kaldıran suçlamaların ihbar kabul edilmesi için beklemek, unutulmaya bırakılmaktan medet ummakla mı kalınacak ve bu da yeterli olacak mı sanılıyor acaba?
Ben yaptım oldu zihniyetiyle ortaya çıkan ihbar veya deliller asla bağımsız yargılanmaya bırakılmadan yok gibi kabul edilmesi sağlanacak ve bu tavır da bir erdem gibi sunulacak, ondan sonra oy yüzdeleriyle oynanma ihtiyacı artacak.
Bunları olagelen ve normalmiş gibi savunanların da varlık sürdürmeye kalktıkları günlerin de bir sonu olacaktır elbet.
İş kültüründe erdem örneği olarak Japon Mühendisin intiharı tüm örtülemez gerçekliğiyle ortada dururken, yapılan edilen bu atraksiyonlar erdem algısının ayarlarıyla nasıl oynandığını gösteriyor.
Japon mühendise üzülürken sahip olduğu sorumluluk erdemine gıpta etmemek mümkün mü?
Kendisini saygı ve kederle uğurluyoruz
Sevgi Özkan.
Yaramazlıkları önlemek için dövmeden bir önceki terlik göstererek yapılan uyarı ile terbiye edilen çocuklar toplumunda, yeni ortaya çıkan yolsuzluk iddialarının aklanması için susturulması çeşitlemesiyle sorun aklandı ve çözüldü sanılıyor.
Terlik göstermekle uslu durmaya zorlanan çocuklar, o terliği tekrar tekrar görecek biçimde yaramazlıklarını
sürdürdükleri gibi ulu orta ağız dalaşına giren iki partilinin kavgaları da, önlenmiş gibi kabul edenler çıkabiliyor.
Peki şimdi bir tanesinin öteki hakkında ileri sürdüğü yolsuzluk suçlamaları ne oldu? Aklandılar mı?
"Kol kırılır yen içinde" gibi "laf tıkılır ağız içine"gibi bir ifade mi benimsenmeye başlıyor acaba?
Yolsuzluk ve benzeri davranışlar bu sefer de bağımsız mahkemeler yoluyla aklaşılması gereken ve tüm toplumu ilgilendiren suçlamalar yok mu sayılacak yoksa aklanmış mı kabul edilecek? . .
Ortaya çıkarılmasıyla tüm toplumu ayağa kaldıran suçlamaların ihbar kabul edilmesi için beklemek, unutulmaya bırakılmaktan medet ummakla mı kalınacak ve bu da yeterli olacak mı sanılıyor acaba?
Ben yaptım oldu zihniyetiyle ortaya çıkan ihbar veya deliller asla bağımsız yargılanmaya bırakılmadan yok gibi kabul edilmesi sağlanacak ve bu tavır da bir erdem gibi sunulacak, ondan sonra oy yüzdeleriyle oynanma ihtiyacı artacak.
Bunları olagelen ve normalmiş gibi savunanların da varlık sürdürmeye kalktıkları günlerin de bir sonu olacaktır elbet.
İş kültüründe erdem örneği olarak Japon Mühendisin intiharı tüm örtülemez gerçekliğiyle ortada dururken, yapılan edilen bu atraksiyonlar erdem algısının ayarlarıyla nasıl oynandığını gösteriyor.
Japon mühendise üzülürken sahip olduğu sorumluluk erdemine gıpta etmemek mümkün mü?
Kendisini saygı ve kederle uğurluyoruz
Sevgi Özkan.
8 Mart 2015 Pazar
MİTOMANİK YANDAŞLIK !
Yalan söyleme ve kendi yalanına inanma çerçevesinde açıklanan Mitomani sözcüğü hastalıklı bir durumu işaret ederken bir yandan da yalan söyleme alışkanlığının, bir yalanın ortaya çıkmaması için başka yalanları zorunlu kılmasıyla oluşan bir davranışı tanımlar..
Yandaşlık da duygusal ve fikirsel yönden başlı başına bir tarafgirlik olup, siyasi alanda ortak savaşımların hazır kuvveti diye de adlandırılabilir.
Aynı yalanın yandaşlarca paylaşılmasına da mitomanik yandaşlık diyebiliriz.
Yandaşlığın duygusal stratejisi mi, aynı yalanı paylaşma erdemi(!)mi, yoksa yandaşlığın zorunlu çaresizliği mi yoksa hepsi mi demek doğru olduğu tartışılabilirse de yandaş olma durumu, kendi isteğiyle körleşme diye tanımlandığında grupsal aidiyeti bozucu davranışlar, birliği bozucu girişimler olarak algılandığı kesin.
Sessiz onaylaşma diye de bakılabilen yandaşın bireysel ayması, geride kalan toplu aymazlığa çıban gibi batınca toplu savunularla güçlülük oluşturulmaya kalkılıyor..
Bu durum son günlerde safları iyice belirlenen zihinsel çatışmanın sembolü Kabataş Düzenlemesi'yle ilgi gelişmeler le örneklenebilir.
Örtülmeye kalkılsa da bir türlü örtülemeyen yalanların beklenmedik zamanda ortaya çıkması, üstüne gerçeklik inşaa edilmeye kalkılan bu zihinsel düzenlemenin savunucularında kapanması zor gedikler oluşturuyor.
Koşulsuz tabi olunan baş aklın,.aslında gerçek olmayan bir olayın doğruluğunda ısrarının, yandaşları düşürdüğü durum, son derece ibretlik.
Yandaşlık ayarını bozan bu gibi durumlarda, bireysel akortların gözden geçirme zorunluluğu ortak kalem oynatmaların çaresizliği ve de karşı tarafın yandaşlık aidiyetine dönük eleştirilerinin sağlamlığı ortaya çıkıyor.
Bu durum da, ' bir kötülüğün yapılması, bir daha yapılmaması için verilen bin tavsiyeden iyidir' anlamındaki "Bir musibet bin nasihatten evladır" deyişinin isabetini onaylatıyor.
Sevgi Özkan
Yalan söyleme ve kendi yalanına inanma çerçevesinde açıklanan Mitomani sözcüğü hastalıklı bir durumu işaret ederken bir yandan da yalan söyleme alışkanlığının, bir yalanın ortaya çıkmaması için başka yalanları zorunlu kılmasıyla oluşan bir davranışı tanımlar..
Yandaşlık da duygusal ve fikirsel yönden başlı başına bir tarafgirlik olup, siyasi alanda ortak savaşımların hazır kuvveti diye de adlandırılabilir.
Aynı yalanın yandaşlarca paylaşılmasına da mitomanik yandaşlık diyebiliriz.
Yandaşlığın duygusal stratejisi mi, aynı yalanı paylaşma erdemi(!)mi, yoksa yandaşlığın zorunlu çaresizliği mi yoksa hepsi mi demek doğru olduğu tartışılabilirse de yandaş olma durumu, kendi isteğiyle körleşme diye tanımlandığında grupsal aidiyeti bozucu davranışlar, birliği bozucu girişimler olarak algılandığı kesin.
Sessiz onaylaşma diye de bakılabilen yandaşın bireysel ayması, geride kalan toplu aymazlığa çıban gibi batınca toplu savunularla güçlülük oluşturulmaya kalkılıyor..
Bu durum son günlerde safları iyice belirlenen zihinsel çatışmanın sembolü Kabataş Düzenlemesi'yle ilgi gelişmeler le örneklenebilir.
Örtülmeye kalkılsa da bir türlü örtülemeyen yalanların beklenmedik zamanda ortaya çıkması, üstüne gerçeklik inşaa edilmeye kalkılan bu zihinsel düzenlemenin savunucularında kapanması zor gedikler oluşturuyor.
Koşulsuz tabi olunan baş aklın,.aslında gerçek olmayan bir olayın doğruluğunda ısrarının, yandaşları düşürdüğü durum, son derece ibretlik.
Yandaşlık ayarını bozan bu gibi durumlarda, bireysel akortların gözden geçirme zorunluluğu ortak kalem oynatmaların çaresizliği ve de karşı tarafın yandaşlık aidiyetine dönük eleştirilerinin sağlamlığı ortaya çıkıyor.
Bu durum da, ' bir kötülüğün yapılması, bir daha yapılmaması için verilen bin tavsiyeden iyidir' anlamındaki "Bir musibet bin nasihatten evladır" deyişinin isabetini onaylatıyor.
Sevgi Özkan
7 Mart 2015 Cumartesi
"Eş öldürme"
Son yıllarda belirgin biçimde artan kadına yönelik saldırı ve cinayetler sadece sayısal değil pervasızlık kültürü açısından da kabul edilemez boyutlara ulaşmış durumda.
Neden böyle davrandığı sorulduğunda "öldürmediğime dua etsin, görüyoruz herkes öldürüp, yakıyor" gibi failin nerelerden kuvvet bulduğunu ve kendi kalitesi(!)ni gösteren veya neden öldürdüğü sorulduğunda "sana ne" gibi istediğini yapma hakkının altını çizen meydan okuma pervasızlığı daha da ürkütücü.
Eş sorunlarının çözümünde yaralama ve öldürmenin, sorun çözme biçimi olarak sorun sahiplerince nasıl kanıksandığını gösteriyor.
Cezalandırma aşamasında hakim karşısına takım elbise ve saygılı bir beyefendi gibi çıkarak cezasını hafifletebilme avantajının varlığı, bu eylemlerin, yargılayanlar açısından da, giderek nasıl bir kabul ve dokunulmazlık kazandığını yansıtıyor.
Böylece bu davranış faillerin her alanda kendilerini son derece haklı ve alacaklı görmesine de yol açabiliyor.
Giderek, gerçek bilgi, bilim ve "düşünme" eğitimi ihmal edilen ve canının istediğini yapmayı kendi hakkı sananları çeşitleyip çoğaltan, bir toplumsal işleyiş oluşuyor.
"Her şeyin başı eğitim"algısının yaygın kabulüne rağmen özellikle eğitimde bilimsel ve bilgisel değil sadece dinsel amaçlı düzenlemeleri reform sayan zihniyetin egemenliği bu oluşumda önemli diğer bir etken.
Genel yönetimin, pek çok alanda gerekli hukuki ve sosyal boyutları dikkate almadan her istediğini uygulamaya kalkmasının etkili bir rol modeli olması da bu davranışları yaygın ve geçerli kılabiliyor.
En masum deyişle "PERVASIZLIK" kültürü diye özetlenecek bu durum, bugünkü hasarı kadar gelecekte nasıl nesiller oluşturacağı yönünden daha da önemli bir soruna dönüşüyor.
Seçimlerde oy verirken yapılacak en önemli değerlendirmelerden biri, bu tehlikenin nasıl önleneceğini dikkate alanların seçilmesi olmalı. Konunun dikkatle değerlendirilmesi, başlı başına bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Sevgi Özkan
Son yıllarda belirgin biçimde artan kadına yönelik saldırı ve cinayetler sadece sayısal değil pervasızlık kültürü açısından da kabul edilemez boyutlara ulaşmış durumda.
Neden böyle davrandığı sorulduğunda "öldürmediğime dua etsin, görüyoruz herkes öldürüp, yakıyor" gibi failin nerelerden kuvvet bulduğunu ve kendi kalitesi(!)ni gösteren veya neden öldürdüğü sorulduğunda "sana ne" gibi istediğini yapma hakkının altını çizen meydan okuma pervasızlığı daha da ürkütücü.
Eş sorunlarının çözümünde yaralama ve öldürmenin, sorun çözme biçimi olarak sorun sahiplerince nasıl kanıksandığını gösteriyor.
Cezalandırma aşamasında hakim karşısına takım elbise ve saygılı bir beyefendi gibi çıkarak cezasını hafifletebilme avantajının varlığı, bu eylemlerin, yargılayanlar açısından da, giderek nasıl bir kabul ve dokunulmazlık kazandığını yansıtıyor.
Böylece bu davranış faillerin her alanda kendilerini son derece haklı ve alacaklı görmesine de yol açabiliyor.
Giderek, gerçek bilgi, bilim ve "düşünme" eğitimi ihmal edilen ve canının istediğini yapmayı kendi hakkı sananları çeşitleyip çoğaltan, bir toplumsal işleyiş oluşuyor.
"Her şeyin başı eğitim"algısının yaygın kabulüne rağmen özellikle eğitimde bilimsel ve bilgisel değil sadece dinsel amaçlı düzenlemeleri reform sayan zihniyetin egemenliği bu oluşumda önemli diğer bir etken.
Genel yönetimin, pek çok alanda gerekli hukuki ve sosyal boyutları dikkate almadan her istediğini uygulamaya kalkmasının etkili bir rol modeli olması da bu davranışları yaygın ve geçerli kılabiliyor.
En masum deyişle "PERVASIZLIK" kültürü diye özetlenecek bu durum, bugünkü hasarı kadar gelecekte nasıl nesiller oluşturacağı yönünden daha da önemli bir soruna dönüşüyor.
Seçimlerde oy verirken yapılacak en önemli değerlendirmelerden biri, bu tehlikenin nasıl önleneceğini dikkate alanların seçilmesi olmalı. Konunun dikkatle değerlendirilmesi, başlı başına bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Sevgi Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)