24 Aralık 2014 Çarşamba
Önemli olan aklanmak değil paraymış meğer.
17-25 Aralık olayının yıl dönümünde suçlananların yargılanmalarını önleyen düzenlemelerle kapatılmaya çalışır ve el konulan paraların polis tarafından konulduğu savunulmuşken şimdi paraların zanlılara iade edilmesi şaşırtıcı. Paralar, zanlılarınsa o zaman savunma için söyledikleri geçersizleşmiyor mu? Anlaşılan asıl dert aklanmak değil paralara kavuşmakmış.
17-25 Aralık olayının yıl dönümünde suçlananların yargılanmalarını önleyen düzenlemelerle kapatılmaya çalışır ve el konulan paraların polis tarafından konulduğu savunulmuşken şimdi paraların zanlılara iade edilmesi şaşırtıcı. Paralar, zanlılarınsa o zaman savunma için söyledikleri geçersizleşmiyor mu? Anlaşılan asıl dert aklanmak değil paralara kavuşmakmış.
9 Aralık 2014 Salı
ŞUURSUZLUK ZAMANI
Eğitim Şurası, çocukların başlarının
dışı gibi içini de kapatmaya yönelik önerileriyle pedagojik psikolojik ve sosyolojik
bilimler açısından nerelere sürüklendiğimizi kavratır nitelikte önerilerle sonlandı.
Okul öncesi dönemden
başlayarak çocuklara cehennem ve cennet kavramlarını değerler eğitimi diye
aşılamaya kalkan ve de zorunlu din dersi eğitimiyle ahlaklı iyi ve gelişmiş
akıllı insanlar yetiştirmeyi hedefleyen zihniyetin, eğitim alanına sunduğu
tavsiye(!) kararlar yönetime egemen paradigmayı kavratan boyutları gösterdi.
Bugünün Türkçesini daha iyi okutmak
ve öğretmek gerekirken
Osmanlıca gibi bugün yaşamda
karşılığı olmayan bir dille PİSA gibi OECD ülkeleri arasındaki yerimizi
ölçümleyen testlerde özellikle okuduğunu anlama konusunda epey gerilere düşen öğrencilerimizin
iyice gerilere düşmesi önlenemez.
Küresel iletişim çağının ortak
dili olarak evrenselleşirken farklılaşarak “GLOBALİZCE” adı verilen İngilizce öğrenimi
gerekli olurken günümüz Türkçesini düşünce üretecek biçimde kullanılmasını
sağlayan bir eğitim oluşturulması daha önem kazanmakta.
Bir dili bilmek ondan düşünce
üretmekle mümkün olur.
Düşünme yeteneği mantık ve
felsefe eğitimiyle pekiştirilir.
Batıyla kendi öz değerleri
üzerinden kaynaşmanın yolu
okumaz yazar haline gelen
gençlerin zihin dünyasını terk edilmiş bir dile zorlamaktan değil, mevcut dili
daha düzgün ve iyi kullandıracak bir
literatüre yönlendirmekten geçer.
Daha yenilerde ülkemizce imzalanmasının
24.yıl yıldönümünün kutlandığı Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesinin erken
yaşta benimsenmesi ve haklar kültürünün erken yaşta kavranmasını sağlayan İnsan
Hakları dersi ve de devamlı hak ihlali, kaza ve cinayet üreten düzenimizin ortalama
aklını eğitmede de yararlı olacak trafik dersi neden kaldırılır?
Demokrasiyi geliştirmek şöyle
dursun yok sayan ve Eğitim Şurası dense de yukarıda değinilen şuur ve aklı dışarıda
bırakan önerilerin tavsiye edilebildiği bu kalkışma, değerli Çizerlerimizden Latif Demirci’nin deyimleştirdiği gibi
ülkemizin “aklı geçmiş zaman”da yaşamaya zorlandığını göstermektedir.
Sevgi Özkan
Sosyolog
20 Kasım 2014 Perşembe
ÇOCUKLAR NEDEN HAKLI ?:
İnsan ve Çocuk Hakları, çoğunlukla söz söyleme hakkına
sahibi olmak ile söylediğinde haklı olmanın birbirine karıştırılırdığı
kavramlardır.
Hak arama kültürü dolayısıyla demokrasisi gelişmemiş
toplumlarda “haklılık” haklı olmaktan öte büyüklerin daima haklı, çocukların da
haksız olduğu yönünde şekillenmiş hiyerarşik bir algıyla kabullenilir.
Sözü kesilmeden dinlenmediği ve birey olarak doğuştan sahip
olduğu haklarının sağlanmadığı yerde genel olarak çocuğa senin hakların var
demek bu algının haklarının büyüklerce çocuğa bağışlanması biçiminde anlaşılır.
Çocukların “hakları” olması, onların her yapıp ettiğiklerinin
doğru ve haklı olduğu anlamına gelmediğinin kavranması hak arama kültürünün en
önemli noktasıdır..
O nedenle çocuk kendine hak verilirse değil zaten haklara
sahip olduğu için “BİLMESE DE HAKLI”dır.
“çocuk işte, o ne
bilecek, ne anlayacak” tarzı yaklaşımlarla
Sözleri dinlenmeden, büyüyen çocuklar, “haklarını” kavram
olarak kolay öğrenemez bilemezler.
Sözlerinin dinlenmesi ve haklı olup olmadığını kavraması ancak
kültürel davranış etkileşimiyle sağlanır.
Sözüne kulak verildiği bir çevre kültürüyle büyüyen çocuk, söz
söyleme hakkını kullandığı için söylediklerine gösterilen tepkiler üzerinden
dediklerinde haklı veya haksız olduğunu anlama fırsatını da yakalar.
Çocukların yaşama katılımında en önemli hakları, onların da
bir fikir ve söz söyleme hakkı olduğunu onlara kavratacak iletişim modellerini
yaşamasıdır.
ÖZETLE: Söz söyleme hakkı önlenmiş çocuklara senin hakların
var demenin haklarını öğrenmesi için yeterli olduğunu düşünme yanılgısı,
büyüklerin hak kavramını kendilerinin bahşettiği bir kavram olarak
algılamasıyla ilişkili olduğundan çocuklara bağışlar gibi senin hakkın var
demek o çocuğun haklarını öğrenmesi anlamına gelmemektedir.
Büyüklerin ÇOCUK KATILIMI ile ÇOCUK KULLANIMI arasındaki kıl
payı farkı anlamamaları da, çocuk haklarını savunma adına büyüklerce yapılan pek
çok hatalı tutumdan kaynaklanır.
Kendi hatalarını düzeltmeden çocuğunun hatalarını eğitmeye
kalkarak “Be demesene Be” kültürünün yapı taşlarını örenler, aslında hak arama
kültürünün kendi rol modellikleriyle oluşacağının ayrımına da varamayanlardır.
Sözlerinin dinlenmediğini söyleyen ebeveynler çocuklarının
sözlerini dinlemesini beklemek hakkına sahip değillerdir. Hak arama kültürünü çocuğa
kazandırmak sadece sen haklısın demekle değil, haklarını algılatacak davranış modelleriyle
oluşuturulur.
Sevgi Özkan
21 Ekim 2014 Salı
Kimin “Makul”ü?
Görüş ayrılığı diye yaşanan pek çok konuda sorun,
kavramların farklı kavranmasından doğuyor.
Kavramların farklı eğilim ve niyetleri kapamak için kendi kavramından uzaklaşması da ayrı bir sorun.
Özellikle örtülü savunucuların kendi mantığını doğru diye dayatması ise kavramları kavranamaz hale getiriyor.
Özellikle yasalarda kullanılan kavramların taşıdığı belirsizlik, adalet ve hukuk dışı işleyişlere yol açması yönünden son derece
sakıncalı.
Son günlerin güvenlikçi yasal düzenlemelerinde kullanılan “makul”
kelimesinin akla yatkınlıktan bile öteye sezgiye yatkın olarak anlamlandırılması
konuya iyi bir örnek..
Bir durumun gerçekliği açısından akla yatkın olmanın bile yanıltıcı olabileceğini gösteren ve
genellikle Aristo mantığı diye nitelendirilen
mantıksal yakıştırmalarda “makul şüpheli” nitelendirmesinin suçlanmak için yeterli bir ölçüt
gibi sunulması çok sakıncalı.
Kavramlar, kişinin bilgi, mantık ve düşüncesi kadar doğru
kavranacağından “makul şüpheli” değerlendirilmesinde takdir konusunun daha
baştan yanlış ve haksız uygulamalara yol açacağı belli.
Düzmece suçlarla somut delillerin bile yanıltıcı olabileceği
daha yakın zamanda toplum olarak yaşanan pek çok olayda görülmüşken polise, suçlu
olduğuna inandığını bu nedenle hürriyetinden alıkoyma yetkisinin verilmesi de
büyük hatalara ve polis gücüne dayalı baskı düzenine yol açacağı tartışılmaz.
Bu durumu mantık oyunlarıyla çarpıtıp isabetli gibi görmek
ve göstermek bireysel ve kurumsal sorumluluk açısından ağır bir toplumsal suç
sayılması gerekmez mi?
Sevgi Özkan
26 Eylül 2014 Cuma
ÇOCUĞUN BAŞININ DİN ADINA KAPATTIRILMASINA YOL AÇAN DÜZENLEMELER, ÇOCUĞA BİREYSEL TERCİH ÖZGÜRLÜĞÜ SAĞLAR MI?.
Devletimizin 1990 yılında imzalayarak uymayı vaadedtiği Çocuk Hakları
Sözleşmesi’nin 14- maddesi
“Her çocuğun, kendi
düşüncesini geliştirme ve istediği dini seçme hakkı vardır.
Bu konularda
çocukları büyüten yetişkinlerin de onlara yol gösterme hakkı ve sorumluluğu
vardır.” diyor.
Burada "istediği dini seçme hakkı" kilit kelime.
0-18 yaş arasında bütün insanlar çocuktur gerçeği
doğrultusunda çocuğun din’i algılaması çocuğun gelişimsel ve toplumsal evrelerine bağlı farklı
aşamalardan geçer. 9 Yaşında bir çocuk için böyle bir tercihi yapacak bilinçte olmadığı saptanmış bir gerçektir.
O nedenle bu konuda çocuğu büyüten yetişkinlerin onlara yol
göstermesi hakkı ve sorumluluğunun nasıl algılandığı iyice önem
kazanmaktadır. Çünkü burada büyüklerin mi, çocuğun mu dini tercihinin söz konusu olduğunu tamamen birbirine karıştıran bir yetişkin anlayışı egemen olmaktadır.
Dolayısıyla büyüklerin mensup olduğu din ve dinleri bilgi ve kültürel etkileşim doğrultusunda çocuğa öğretmesi ile şunu
seçeceksin, onun kurallarına uyacaksın zorlaması arasındaki farkın bilincinde olması önemli bir ayrımdır..Bu nedenle çocukların seçimi denen şey genellikle büyüklerin çocuk hakları bilinci ve özgürlük
hakkı algısına bağlı olarak şekillenir. Bu da gerçek anlamda çocukta "hak hukuk özgürlüğü"kavramını önleyici bir sonuç doğurmaktadır.
Çocuğa inanç için yol göstericilik adına objektif bilgilendirme ve doğal kültürel etkileşimden öte baskıcı yönlendirmeler yapılıyorsa, onun çocuk ve insan olarak özgürlük hakkı sağlanıyor değil, tam tersine ihlal ve istismar ediliyor demektir..
Çocuğun haklarının yaşama geçirilmesinde en önemli sorumluluk
da, devletin bu konuda yaptığı yönlendirmelere aittir.
Eğer devlet din adına belli bir din ve mezhebin kültürünü
zorunlu din dersi olarak algılatır ve de İmam yetiştirme amacıyla kurulan din
kültürü ağırlıklı İmam Hatip Okullarını zorunlu seçenek haline getirirse, imza
attığı Çocuk Hakları Sözleşmesini ihlal ve istismar etmiş olmaz mı?
Bu uygulamayı politik çıkar adına kendi lehine kullanmak ise sorumluluktan
öte suçluluk durumudur.
Pek çok yaz-boz ve gelişimsel yönden yanlış uygulamayla
çocuğun eğitim hakkı fazlasıyla ihlal edilirken dokuz yaşından başlayarak kız
çocuğa "başını örtme hakkı" (!) sağlamayı bireysel tercih gibi sunulması, en hafifinden
kara mizah denilecek ama çok ağır bir sorumsuzluk ve hak ihlali örneğidir.
Sevgi Özkan (Sosyolog)
23 Eylül 2014 Salı
HİÇBİR EBEVEYNİN DİN ADINA ÇOCUĞUN BAŞINI ÖRTME ve ÖRTTÜRME HAKKI OLAMAZ.
Burada birbirine karıştırılan nokta bir dini öğretme hakkının o dine zorla inandırma hakkı olmadığı.
Çocuklara din olgusunun öğretilmesi demek, henüz soyut ve somut algılama aşamalarını tamamlamadan o dini kabule zorlayıcı tutumlar olmadığının iyi kavranmadığı anlamına gelir.
Her çocuk kaçınılmaz olarak içine doğduğu aile ve toplum kültürünün alanında büyür. Anne baba, kendi inancı doğrultusunda benimsediği dini, çocuğa ayrıca zorlama yaptırımlarla kabul ettirme hakkına sahip değildir. Tıpkı kendi fikirlerini ve türlü bağımlılık tutumları konusunda zorlama hakkına sahip olmaması gibi.
Çocuk hakları açısından yanlış olan zaten içine doğduğu çevrenin doğal etkileşimi değil bu etkileşimin çocuğun inanma özgürlüğünü yok sayacak yaptırımlarla anne baba tarafından kabule zorlanmasıdır.
Bu nokta çocuğun birey olarak doğuştan sahip olduğu haklarının büyüklerce ihlali anlamına geliyor.
Baş örtme konusunu aynı dine mensup olanlarca bile farklı yorumlayan birey ve toplumların varlığı, inancın bireysel bir seçme özgürlüğü olduğunun kabul edilmesi gerçeğinin tartışılmazlığını ortaya koyuyor.
Yetişkinlerin birbirine inanç farklılıkları açısından baskı yapmasına yol açan tek doğru benim inandığım biçimdir yanılgısının da insan hakları ihlali olması gibi bu konuda henüz anlamadığı bir dönemde çocuğa dini aidiyet yaptırımları yüklenmesi hatalı bir davranıştır.
Bu konuda bireysel özgürlüğü temel alan Laik sistemlerin doğru değerlendirilmemesi ve de herkesin birbirinin inancına karışma hakkını özgürlük sanması da çocukluktan başlayan bireysel inanma hakkının dikkate alınmamasının sonucudur.
Sevgi Özkan
(Sosyolog)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)