6 Temmuz 2013 Cumartesi

Demokrasi Algısı Nerelerden Zorlanıyor

 
Bilişim teknolojilerindeki hızlı ve birbirini tetikleyeci gelişmeler, iletişim kültürünün seyrini ve sonuçlarını eskiye göre çok farklılaştırıyor.
Demokratik yönetim uygulamaları ve algısı da eskiye göre farklılaşmaya başladı.
Bütün dünyada demokratik yönetimler, günden güne gelişen sosyal medya kültürünün etkileşiminde yeniden biçimlenen kalkışma kültürleriyle demokratik yollardan baş etmekte zorlansalar da o ilkeleri ortadan kalkmasına yol açacak uygulamalarda bulunmuyorlar. Demokrasisi gelişmemiş toplumlarda ise sosyal medya, vatandaşlar için demokratik yönden sosyal gelişme aracı, yöneticiler için baş belası olarak algılanabiliyor.
Yıllar önce siber gelişmelerin demokrasi kavramını ne yönde etkileyeceğini sorduğum bir düşün adamından tatminkar bir cevap alamamamı, konunun çapraşıklığından çok henüz bu konuda düşünenlerin az olduğuna bağlamıştım. Bugün batısı ve doğusuyla toplumsal yönetim sistemlerinin önemli politik tartışmaları, artık demokrasinin ne olduğu veya ne olması üzerinden yürütülüyor.
Demokrasi yatkınlığının gelişmemiş olduğu toplumlarda demokrasi algısı deneyimlerle sağlamlaşırken, kimi yöneticiler için de ,en zorlanılan alan oluyor.
Meydanlara inen veya işgal eden kitlesel kalkışmalar, gelişmiş toplumlarda kapitalist sisteme yönelik toplu bir sorgulama ve başkaldırı olarak da değerlendiriliyor.
Demokratik kültürün tam içselleştirilmediği toplumlarda ise iktidarlar, kendi yaptıklarının demokrasi olduğunu iddaa edip ve sandırmakta ısrarlı olunca, gerçek demokrasi taleplerini okumadıkları için oy kaybına ve toplumsal kargaşaların büyümesine yol açıyorlar.
Sevgi Özkan

Demokrasiyi Algılama Basamakları


 
Toplumların demokrasi deneyimlerine bağlı demokratik gelişimleri, aynı yollardan geçerek aynı sonuçları vermiyor.

Bu anlamda demokrasilerde ne nedir, ne ne anlama gelir derken, farklı gelişmişlik derecelerine göre farklı algılı okumalar yapmak da mümkün.
Toplumların demokratik gelişmişliklerine göre aynı olguları farklı okumak, demokrasilerde şu olmaz, bu olmaz demek için bu noktayı unutmamak gerek.

Demokrasiden gelişmiş ülkeler genel mantığı ne anlıyor, gelişmemiş olanlar veya gelişmekte olanlar ne anlıyorun gerçeğini, toplumsal kalkışmaların değerlendirilmesinde açıkca görmek mümkün.

Uzun demokratik savaşımlardan geçmiş batı toplumlarında bugün seçimle iş başına gelen partiler neden sivil darbe yapmaya kalkmıyor, yanlış yapanlar askeri darbeyle gitmiyor da, ortadoğu toplumlarında krallık ve otoriter sistemlerin demokrasi denemeleri hep askeri gücün gölgesiyle yürütülüyor?

Demokrasi sandıklarından seçilerek yönetime talip olanlar bir süre sonra dini politikaya alet etmekten veya milliyetçi duyguları sömürmekten ve beceremedikleri alanlarda halkı benden yana olanlar ve olmayanlar diye bölmekten kaçınmıyorlarsa, oralarda işler ancak yönetimsel zorbalık kavgalarıyla yürütülebiliyor.

Demokrasi diye yapılan seçimler de, demokratik işleyişi sağlamak bir yana güvenilir ve sorun çözücü bile olmamaya başlıyor.

Demokrasiyle iktidara gelenler sadece askeri darbeyi önlemeyi demokrasi olarak görürken, kendilerinin sivil darbe sayılacak toplu girişimlerini demokrasi sanabiliyorlar.

Buralarda çoğunlukla sivil darbe veya otoriterlik yönelimleri artmadan askerler işe el koymuyor. Sivil yurttaşlık ve sivil toplum bilinci, seçimden seçime oy kullanmaktan öteye gelişmemiş toplumlarda asker, çoğu kez bir kısım sivil kargaşayı düzeltmek ve beklentilere cevap verme adına başa gelip kendisi ayrı bir otoriteye dönüşünce, toplum daha da çileli hale gelip demokratik yönden geriliyor.

Bu deneyim tekrarlandıkça sivil gücün kendine ve demokratik düzene yönelik beklentileri yükselirken, bu beklentiyi kullanarak iktidarı gelenler, bir süre sonra iktidar sarhoşluğuyla dediğim dedik türü baskıcı ve kendini destekleyenler ve karşıtlar diye bölünme sağlayarak varlıklarını sürdürmeye kalkabiliyorlar.

Eğer bu aşamada sivil demokratik itiraz kültürü sokağa çıkar ve sesini duyurur ve de gidişatta yanlıştan dönülmeyi sağlarsa o zaman iktidarlar da, varlık sebeplerini anlayıp daha demokrat olmaya yönelebiliyorlar ki bu da o ülkede demokrasinin gelişme yolunda aldığı mesafeyi gösteriyor.

Sandık vakti gelince aldıkları oydan neyi ne kadar anladıkları ortaya çıksa da, bireysel kanaatten ziyade toplu kanaat oylarının geçerli olduğu yerlerde bu sonuç gerçekte neyin onayladığını da yansıtmıyor.

Yurttaşlar kendi sivil sorumluluklarının bilincinde olmadan biri gelir bizi de, demokrasiyi de, kurtarır boş vermişliğine sığındıkça, demokrasi hep sekteye uğrayıp geride kalıyor.

Önemli olan, sivil veya askeri darbelerin demokratik olup olmamasının mantıksal ispatı değil, toplumların darbe yönetimlerini kendi demokratik gücüyle frenleyebilmesidir ki bu da, provakasyonlara açık olsa da halkın gösteri ve itiraz kültürünün demokratik çerçevede gelişmesinin yollarının sivil iktidarlarca tıkanmamasıyla oluyor.
Sokağa çıkan halkı, orantısız polis gücüyle ezmenin demokratik yönetim sayanların veya “halk sokağa çıkınca askeri darbe oluyor” diye okuyanların demokrasiden ne anladıkları ortada.

Kendi toplumunun demokratik taleplerini doğru okuyamayanların başka toplumların demokrasi savaşımlarında askere karşı sivil darbecileri korumaya katkı sağlama çabalarının çelişkisi kadar, sapla samanı birbirine karıştıran ifadelerle onu bunu demokrasi sınamasına kalkarak kendi tutumlarını demokrasi olduğunu sandırma çabalarının yararsızlığı da ortada. Tabii ki görebilene.

Sevgi Özkan

29 Haziran 2013 Cumartesi


Çalışkan Karınca ve Arıların Dünyasında Neler Oluyor?  

 

Habere göre Amerika’da küçük karıncaları hızla ürediği ve özellikle elektronik aparatların içinde çoğalarak yangına neden oluyorlarmış. Klima filitresinlerinde hızla çoğalan ve zor temizlenen bu hayvanların bir tel inceliğindeki vücutları kısa devreye neden oluyormuş.

Canlı işlevinde robotik araçlar geliştiren sibernetik dünyanın,

etkisiyle bazı canlı türlerinde ki azalma, dikkat çekici biçimde artıyor.

Arıların koloniler halinde azalmasını, canlılar ile doğa arasındaki dengenin bozulmasını araştıran ilgililer, karıncaların tüm aletleri istila edecek biçimde artışına şahit oluyor.

Oysa bilme ve bilgilenme kapasitesi eskiye göre çok genişleyen insanın bu kadar gerçeği algılama ve değerlendirme kapasitesi henüz yeterince gelişmedi.

İnsandan insana iletişim artışı umulanın tersine, aklıyla dünyaya sahip olan insan’ın, birbirine dönük zihinsel dikkatinin, diğer canlılara ve doğasal değişimlere yeterince yönelmediği ancak doğasal yıkımlardaki artışın ayrımına vardığı görüiüyor.

Neyi ne kadar bileceğimizi tayin eden yönetimsel tutumlar, zaten neyin kimince bilinmesi gerektiğini, olan biten her şeyin kader gibi algılanmasını sağlayan masalları uykudan önce ve sonra anlatıp duruyor.

Masalların cazip dünyasıyla bilmediklerinin farkında olmadıkça bildiklerini yeterli sayan insanlar, kendilerini de, dünyayı da, mahvetmeye devam ediyorlar.

Sevgi Özkan

 

27 Haziran 2013 Perşembe


Göreceli Olsa da Bulaşıcıdır Mutluluk.

 

1980lerde, dönemin büyükleri arasında yer alan yayınevimizin maddi yükselişi, banker faciasıyla yaşanan kargaşada iflasa dönüşmeye başlamıştı.

Günden güne olumsuz etkilenen yaşam standartlarımız, gelecek endişesini, yaşamımızın merkezine yerleştiriyor, en çok çocuğumuzun geleceğine dair umutsuzluklar yaşıyorduk.  

Tam o günlerde bir saat tamiri için Eminönü’n arkasındaki saatçilerden duvarları saatlerle donanmış birine girdiğimizde, her yeri kaplayan çeşitli model saatlerin takır takır işlemesinden, minik oğlum kadar ben de etkilenmiştik.

Sıcak ve gürültülü dışarıdan, loş ve dingin içeriye girer girmez, dükkan sahibinin sakin ilgisiyle de rahatlayıp dikkatimizi, hepsi tıkır tıkır işleyen  saatlere yönelmiştik.
Küçük bir oğlan çocuğunun bu kadar çok işleyen saatten mutluluk duyması gibi ben de, içimde bir mutluluk duygusu belirdiğini hissediyordum.

Yaşamda bazı şeyler kötüye gittiğinde, her şeyin kötüye gittiğini düşündürten kaçınılmaz algı, beni öyle olmayabildiği gerçeğiyle yüz yüze getirmişti.

Sessiz ve dakik işleyen bu saatler orkestrası, tedirgin ve umutsuz yüreğimde bizim işlerimizin de elbet yola gireceğini düşündürten bir melodi çalmasına yol açmıştı.

Bu moralle, olacağından korktuğum şeyleri yenme gücüyle dükkandan çıkarken kendimi daha güçlü hissettiğimi daha sonra hep memnuniyetle  hatırladım. Zira mutluluğun göreceli olduğu kadar, bulaşıcı olabileceğini de ilk defa o zaman anlamıştım.

Bugün de, toplumsal umutsuzluğumuza neden olan pek çok oluşuma karşın, bazı oluşumların nasıl toplu umuda döndüğünü görmenin sevinciyle bu bağlantıyı mutlulukla tekrar anımsıyorum.
Sevgi Özkan 

Demokrat olmak kolay değil.

 

Ben demokratım demek demokrat olmak için yeterli değil. Demokrat olmak uzun bir süreçte geliştirilen bir kazanım olduğundan yeni başlayanlar için epey zor sınavlarla varılacak bir hedef.

Demokratlıktan ne anlaşıldığı çok önemli.
Bu anlayış farkını özellikle tartışmalarda görüyoruz. 

Kimi demokrasiyi kendi fikrine itiraz edilmeme şartı gibi algılıyor. Bu nedenle tartışma kültürü açısından demokrat olmayı başarabilmek çok zor.

Yansızlık tavrını benimsemek ve doğruyu eğip bükmemek gibi rol modelleriyle zihinlere kazınan bir değer olarak demokratlık eğitimi, ailede başladığı kadar toplum yaşamında ki tutumlardan yaşama geçirilebildiği ölçüde gerçekleşiyor.

Başkasının düşüncesindeki demokratlıkla uğraşırken kendi demokratlığını geliştirenler olduğu kadar geliştiremeyenler de var. Onların çoğu kendini demokrat saydığı için kusuru başkalarında arayanlar oluyor.

Bu duruma demokratik düzenimizin bugünkü şartı olarak en az bir tane hükümet komiseri konumunda yandaş olmadan gerçekleşmeyen ikili veya dörtlü TV tartışmalarında rastlanıyor.

İliştirilmiş demokratlık da denebilecek olan bu tip programlar, farklı bakışların kendi vizyonunu göstermekten öte tartışmacıların kendi fikirlerini ifadede kendilerine ne kadar izin vermeleri gerektiğini de gösteren uygulamalarla ancak sürdürülüyor.

Bu şartlar altında bu durumun farkında olan izleyicilerin de, neyin ne kadar söylenebildiğini hesaba katmaları gerekliliğiyle ayrı bir oto kontrol mekanizmasıyla var olabildikleri de biliniyor.

Bu şartlarda demokrasimizin en önemli özgürlüğünün, tarafsızlık adına saçmalama özgürlüğü olarak biçimlenmesi, kaçınılmaz oluyor.

Yerleşik değer ve kavramların devamlı içinin dışına çıkarılması ve anlam kaymasına uğraması da, çağdaş anlayış olarak nitelendirilip, demokrasi diye kabul ettirilmeye kalkılarak düzen sürdürülürken, düşünen kafaların dışında bu gidişattan rahatsızlık duyan olup olmadığı Gezi direnişinde ortaya çıkıverdi.

Birikmiş, içe atılmış itirazların, ufak bir patlamadan alev topuna dönmesi, yöneticilerce, komplo teorileri kılıfına sokulmaya çalışılsa da, herkes kendi itirazının gerçekliğini yaşadığından çoğunluk için ikna edici olmadı.

Şimdi, tüm bu yaşananların içine konup rafa kaldırılacağı bir sepet mi aranıyor yoksa, üstü örtülemeyen gerçekler, gerçekten mi algılanıyor bilemiyoruz.

Demokrasi kılıfına sokulan baskıların kimilerince önemli bir gelişme gibi görünmesi, öyle görmeyenlerin de vatan hainliğinden, anti demokratlığa kadar geniş bir suçlama yelpazesiyle savrulmaya çalışılması demokratlık seviyemizi ortaya çıkarıyor. Demokrasi buysa demokrat olduk demektir.

Sevgi Özkan  

25 Haziran 2013 Salı


İdraksiz idrak!

 

İlk duyunca anlamsız gelse de “Asprinsiz asprin”i yani asprini, asprin yapan etken maddeyi içermeyen türü bir gerçek.

Oğlumu büyütürken öğrendiğim de beni şaşırtan bu bilgiyi paylaştığım çocuğumun doktorunun da, hayretle karşılaması beni daha da şaşırtmıştı

Bir çeşit oksimoron olan bu nitelemeler, özünde ürünün etken maddesinin dışındaki kullanıma dikkat çektiği için hatırda kalıcı.

İdrak etme noksanını tanımlayan “idraksiz idrak” da aynen böyle bir şey.

Söyleneni ve yaşananı tek taraflı algılayan idrak eksikliği, sorumlularda pek çok yanlış karar uygulamasına yol açıyor.

Sonuçtan ne mi çıkıyor?

Daha ne çıksın.

Her şey ortada.
 
Sevgi Özkan

23 Haziran 2013 Pazar


Üslup Paradigmayı da Yansıtıyor.

 

"Üslub-u beyan aynıyla insan" deyişi, insanı sadece iyi - kötü, bilgili - bilgisiz gibi tek yönlü tanımlamakla yetinmeyen bir saptamayı yansıtıyor.
Günümüz diline özetle "söyledikleri, söyleyeni yansıtır"diye çevirebileceğimiz bu ifade, insanın insanlığının, konuşmasına ve konuşmasını belirleyen kişisel niteliklerine yansıdığını gösteriyor.
Söyledikleri neyse kendisi de o olarak algılanıyor.

Belli kültürel kodlanmalardan oluşan dünyaya bakış ve yorumlayış biçiminin de, paradigmayı yani zihin yapısını yansıtması gibi. Bireyin paradigma veya zihniyeti uslubuna yansıyor.

Batı ile doğu insanları arasında geçerli olan en temel paradigma farkı da, dile ve davranışlara hakim olan akılsal veya duygusal tepkilerden dışlaşıyor.

İnsan ilişkilerinde genellikle Batıda akılsal, doğuda duygusal tepkili dil egemen.

Batı’nın çoğunlukla akılsal ve gerçekçi tepkisine karşı, doğu toplumlarında çoğunlukla duygusal tepki geçerli.

Bu temel uyuşmazlığa karşın insani iletişimin yaygınlaşmasıyla ortak değerlerde bütünleşme olanağı artarken, ayrışma da su yüzüne çıkıyor.
Bu tutum farkı devlet dilinde önemli kargaşalara neden olacağı için ağzına geleni söyleme alışkanlığı hiçbir devlet adamının huyu olarak kabul edilemez.

Ortak dil ve kültüre doğru hızla ilerleyen dünyalıların gezegen ahalisine dönüşmeye başladığı, ortak bir siber tehdit altına girebileceği söz konusu olduğundan kontrolsüz ifadelerle toplumların nereden nereye savrulacağı da bilinemiyor. Bilgi iletişim çağı paradoksal olarak bilinmezleri arttırıyor.

Uluslararası ilişkilerde ortak tutum belirlemede akılsallığın başı çekmesi gereği anlaşıldıkça, duygusal tepkiler insani olmaktan öte bir anlam üretmiyor. En hafifinden çocukça denilebilecek böyle duygusal tepkiler, etkili politika yapılmasını da önlüyor.
Bunun böyle olduğu da, hergün daha iyi algılanıyor.

Devlet adamlarının diplomatik uslup ayarı ve davranışları bir toplumun kaderiyle oynama sorumluluğu da taşıdığından devlet adamlarınca iyi kavranmalı.
Gerçekleri yansıtmayan duygusal çarpıtmaları, doğru gibi sunma iç kamuoyunda prim yapsa da bilgi çağında uzun ömürlü etki yapamıyor.
Tüm iletişim verilerinin kaydını kapsayan “big data” ve kendi kitlesine verdiğini sandığı mesaja, dünyanın öbür ucundan hemen cevap gelmesini sağlayan küresel iletişim, özellikle devlet adamlarının duygusal bağırıp çağırmalarla gerçekleşen kişisel ifade sorumluluğunu geç olmadan kavramaları gerekiyor.

Sevgi Özkan