21 Ağustos 2011 Pazar

OLAN BİTENDEN DERS ÇIKARTACAK ÇİPLER HAZIR.

İnsan beyninin kimi özelliklerinin taklidinden oluşturulan bir çip sayesinde düşünen bilgisayarlar geliştirilmiş.
IBM firmasının bu haberine göre bugüne kadar olanlardan farklı biçimde programlanan bilgisayarların
bu çip(yonga)aracılığıyla yeni bilgilerle eskileri arasında bağlantı kurup, deneyimlerden öğrenecek, kuramlar geliştirecek ve ders çıkaracakmış.
İnsanların, çoğunca geliştirilmeyen bu düşünme kabiliyetinin yapay beyinlere aktarılmasını darısı insanların başına deyip geçmekle yetinemeyeceğimiz ürkütücü bir gelişme bu.
Herkese bir çip mi takılacak veya çipsiz kafalarla çiplilerin savaşımı mı yaşanacak göreceğiz.
Bilgisayarlı cep telefonlarıyla bu iş halledilirse o zaman cep telefonlarının aklı kullanma prospektüsüne döneceğini de söyleyebiliriz.
Cep telefonlarını bedenlerimize monte edip canlı santrallara mı döneceğiz yoksa aradabir kullanarak düşünmeme kolaycılığını mı sürdüreceğiz, orasını yakında görürüz.
Devlet yönetiminde böyle çiplerin kullanılması faşizme mi demokraiye mi kayan bir yönetim algısı geliştirir bu da düşünülecek bir nokta.
Çipli yaşamlarla dünyayı yeniden algılayacağımız kesin yeterki ona göre programlanalım.
Allah akıl fikir mi versin çip mi versin diye yalvaracağız hep birlikte göreceğiz.
Sevgi Özkan

19 Ağustos 2011 Cuma

BERABER DÜŞÜNMEK Mİ?


Sosyal medyayla sağlanan ortak alan üzerinden yürütülen yazışmaların ortak düşünce üretimine yaradığı söyleniyor.

Sürekli haberleşme üzerinden yürütülen bu iletişim alanında: bilgiden çok bilgi kırıntısı ve çeşitli haberlerle devamlı uyarılan zihinler, bu malzemelerden kolayca ürettikleri sözler kadar düşünce de üretebiliyorlar mı?

Özümsenmiş bilgilerden düşünce üretimine zaman ayırabiliyorlar mı?
Kafa kurcalayıcı olan bu.

Çoğu kez, aynı konu veya olgunun farklı yanını ele alarak vardıkları sonuç üzerinden yapılan tartışmaların çatışmaya dönüşmesi, beraber düşünebilmek ve bir sonuca varabilmek için önce kavram ve bilgi onaylaşması gerektiğini gösteriyor.

Söylenenlerin doğru ifade edilmesi ve doğru algılanması gerçekleşmeden, yandaş veya karşı duruş sergilenmesi, toplu kabuller üzerinden toplu kalkışmaları kolaylaştıran bu iletişimin, yarattığı kamuoyunun düşünsel yanını sorgulatıyor. Zira aynı ifadelerle farklı anlamaları dile getirmenin ortak düşüncedeki karşılığı, anlaşmak değil anlaşıldığını sanmak oluyor.

Sosyal medyada dile gelenler üzerinden sürdürülen yüzeysel tartışmalara internet verilerini kaynak kabul etme kolaycılığı eklenince ortaya, neyi bilmediğini bilmeyen internet kaynaklı bir bilgilenme pervasızlığı çıkıyor.

Aynı zamanda ne kadar yüzeysel olursa olsun farklı algıların varlığını da gözler önüne seren bu iletişim alanında, olguların ne kadar çok yönlü görülebileceğini anlama fırsatı doğması önemli.

Duygusal veya fikirsel yönden aynı tepkide birleşenlerin oluşturduğu gücün etkisi de kimi yerde yapıcı kimi yerde yıkıcı olarak tartışılmaz önemde.

Sorun, olan bitene seçmeli doğrularla ulaşılmasında değil, o doğruların düşünme ve değişme payı bırakılmadan kesin kabul edilmesinde.

İnsanları şu veya bu alanda daha çok bilmeye ve önceye göre daha çok düşünmeye yönlendiren, genel algının gelişmesine yaradığı için zihin kalıplarını zorlayan sanal sosyalleşme, aynı zamanda aidiyet duygusunu çeşitli yönlerden pekiştirerek yalnızlıkları gideriyor, bu durumun yeni bir yalnızlık alanı oluşturduğu da işin öteki yüzü.

Sebepsiz veya sanal deneyimlerden kodlanan cinayetlerin artması içgüdülerinden başka duygusu kalmamış gibi karşısındakine neden saldırdığını neden bıçakladığını bilmeyen insanların çoğalması sanal ile yaşam gerçeğinin bu kadar karıştığı dünyanın değer yargılarının da farklılaşmaya başladığını düşündürten örnekler çoğalıyor.

Sosyal medya ve internet üzerinden sağlanan sosyalleşme, insana dair pek çok şeyi de beraberinde değiştirerek bilinemez, ve geri dönüşü olmayan bir geleceğe doğru sürüklüyor.

Sevgi Özkan


16 Ağustos 2011 Salı

MODASIZLIK MÜMKÜN MÜ?

15 Ağustos Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre:Sunday Times ve Vouge dergisi eski moda editörü Charty Durrant, 20 yıl çalıştığı bu alanı bıraktıktan sonra dünyadaki tüm kötülüklerin anasının moda olduğunu söylemiş.

Trendlerin Tiranlığı adlı makalesinde modern dünyada var olan sorunların çoğunun kökeninde modanın yattığı ve moda tarafından daha kötü hale geldiği görüşünü belirtmiş.
Durrant’ın “modern modanın demode ve rezil olma korkusuyla cinsel çekim üzerinde şekillendirildiğini, artık kendine özgü rahat, stil oluşturmanın geri planda kaldığını, sürekli değişen trend çılgınlığı derinleştikçe moda kendini ifade etme biçimi olmaktan çıktı, kendini ve diğerlerini yargılama biçimi haline geldi” saptamasına da yer verilen haberde
“Küresel açgözlülük kültürü, aşırı tüketim, çarpık imajlar, yeme bozuklukları, çevre kirliliği, kıtlıklar, ruhsal ve fiziksel zarar, boşanma ve gençlerin intaharlarında moda endüstrisinin etki ve payı olduğu” değerlendirmesine değiniliyor.

Moda endüstrisinin içinden gelen birinin yaptığı bu değerlendirme başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağını düşündürüyor.

Aslında moda, en basit tanımı ile ortak beğeni ve benimsemeler üzerinden kurulan  ortak işaretleşme ve ifadelerin bir iletişim aracı olarak tanımlanabilir.

Küresellik boyutuyla tüm gelişimlerin tüketim sirkülasyonunu yönlendirip motive etme yönünden önemli bir destek olduğu da söylenebilir.

Marka ve trendler üzerine ortak sembollerle kurulan yerel ve küresel bir iletişim dili olarak varlığı kendi kendini hızla terk etmesiyle gerçekleştiğinden moda olgusu, kabul, tatmin ve ret aşamaları olarak tsunami gibi dalga dalga yayılıp genişleyerek kitleleri etkiler.

Varoluş biçimlerine dair pek çok anlamlandırmaların görüntüsel yanını zorlayarak, beraberinde pek çok şeyi de sürükleyerek değiştirir.

Farklı kültür ve coğrafyanın insanlarını aynı tercihlerde buluşturup tatmin eden bu ortaklık durumu, öteden beri çeşitli biçimlerde süregelmiş olsa da, günün küresel iletişim olanaklarının da bu alanı böyle doyurulamaz ve önlenemez hale getirdiği ortada.

Sosyal alanda birbirini kendi üzerinden tekrarlayan modasallık tavrının, bireylerin
Var olma ve dışarıda kalmama gibi sosyallik arzularını en çok belirleyen şeylerin başında geldiği de inkar edilemez.

Tuhaf ve farklı olma trendleri, özünde görünüp dikkat çekme ve kalabalık arasından sıyrılma iç itisiyle oluşurken, olurlanmasıyla büyüyüp çoğalarak orijinalliğini tüketmeye başlayan bir
devinimi dışlaştırır.

Genişlediği oranda kabul gören o oranda da terk edilmeye başlayan bir seçim olarak kısa ömürlü olmak zorundadır.

İnsanlar pek çok etkenle görüntü ve cinsellik üstü değerlere uzanmayan zihinlere hapsoldukça bu moda ipliklerine sarılır, sarıldıkça da demode hale gelerek yenilenme ihtiyacı duyar.

Yazarının hızlı modaya karşı çare olarak önerdiği belirtilen yavaş moda anlayışını her şeyin görüntüsel sığlık ve hızlılıkla var olup, yok olduğu günümüzde modasızlık modası  diye tanımlanabilirse de zaten artık insanlar her yerde ve her zaman kendi olarak görünmeyi modalaştırnaya başladı gibi.

Tıpkı fest food kültürü kendi içinden kendine karşı yavaş yemek ve yavaş hareket kültürünü geliştirdiyse, modasızlık tercihi de kendini bunun üzerinden modalaştıracaktır.

Bunlardan en önemli ve kaçınılmaz olanının da bir arada var olma ve buradan da farklılıkları kabule dayanan uzlaşı kültürüne geçilmesi diye bakabiliriz.

Böylelikle modasızlık seçiminin egemenliğinin, bir arada var olmayı uzlaşı ve demokrasi kültürü üzerinden besleyeceğini de düşünebiliriz.

Sevgi Özkan

14 Ağustos 2011 Pazar

EDİ İle BÜDÜ, Algılama çarpıklığına kurban edilen çocuk figürleri.


Bu hafta gazetelerde yer alan “Edi ile Büdü evlensin mi, evlenmesin mi?” türü tartışmalara son noktayı Susam sokağının yapımcıları koydu.

1990 larda yurdumuzda da “Susam Sokağı” adıyla yayınlanan “Saseme Street” adlı okul öncesi programının Edi ile Büdü adlı erkek kukla karakterlerinin eşcinsel oldukları iddiası ve aynı evi paylaştıkları için evlenmeleri önerisi üzerine e-kampanya başlatıldığı haberleştirildi.
ABD Ilinois eyaletinde change.org sitesi aracılığıyla başlatılan ve kimilerine göre beşbin kimilerine göre yedi yüze yakın katılım sağlanan ve özellikle eşcinsellerin evlenmelerini onayladığı bu kampanyaya programın yaratıcı ekibi Sesame Workshop, Facebook sayfasında yaptıkları açıklamayla cevap verdikleri bildirildi.

Çok sevilen bu iki karakterin okulöncesi çocuklara birbirlerinden farklı özellikler taşıyan insanların da çok yakın iki arkadaş olabildiğini öğretmek amacıyla yaratıldıklarını, cinsel tercihleri olmadığını ve ikisinin erkek karakterler olmasının onların kukla oldukları gerçeğini değiştirmeyeceğini açıklamışlar.

Burada cinsel tercih farkı veya buna saygı duymak söz konusu olmadığı için, bu mesajın çarpıtılması ve amacından farklı alanlara zorlanması da yanlış.

Söz konusu figürlerin, çocuklara insan ilişkilerinde arkadaşlığı, dostluğu ve ayrımcılık yapmamayı benimsetmekle bağlantılı olduğunu, farklı seçim yapan eşcinsellerin örneği gibi sunulmasının yanlışlığını ortaya koyarak birbiriyle karıştırılmamasının önemini de ortaya koyuyorlar.

Bu nedenle bu karakterlerin çocuklarla birlikte yetişkinlere de öğreteceği çok şey olduğu söylenebilir.

Medyada “Edi ile Büdü evlensin” veya “Edi ile Büdü evlenemez” diye sunularak, sanki evlenmeleri gerekirmiş de evlenmemeye  karar vermişler gibi algılanmasına da yol açan haberleştirme mantığının, dikkat çekebilme ve okunabilme yanını bir kez daha ortaya çıkardı.

Bu da, geniş anlamda  klasik veya sosyal medyanın, kamuoyu belirleme yönlendirme ve ölçmedeki etkisinin yanı sıra izleyici ile sunumcuların ortak kafa karışıklığıyla kotarıldığını da göstermiş oluyor.

Sevgi Özkan 
 

13 Ağustos 2011 Cumartesi

BİLİNCİN GÜCÜ


Radikal gazetesinde (11.08) Danny Kruger in “Alt Sınıfın İntifadası” başlıklı yazısı İngiltere’deki olaylarla Tunus ve Mısır’daki kalkışmaları kıyaslayan analizler yansıtıyor.
Bu olaylardan 2011 Londra’sından çıkartılacak acı dersler olduğunu vurgularken, özellikle yöneticilerce “hem toplumsal huzur isteyip hem de onu bozacak adımlar atılamıyacağı’nın” anlaşılması gerektiğini söylüyor.
Refahla üstü örtülen sosyal farkın da gelirlerin artmasıyla daha büyüdüğüne değinerek:
“Bilhassa giyim ve teknoloji gibi ucuz lükslerle büyüyen bir geçlik kuşağımız var fakat, onları yetişkin kılacak bir zenginlikten çok daha uzaklar. Ufukta bir kariyer,kendine ait bir ev (ki ayaklanmalarla yerle bir olabilir) görünmüyor. Her gün Hariboyla beslenen insanların şeker dükkanlarını talan etmesine kim şaşırabilir?”diyor
“Bir adaletsizlik anlatısı kökleşmiş durumda” olduğunu ve “ucuz ürünlere alışkın bu gençler, cezaya da ceza tehdidine de alışkın” saptamasında bulunuyor.
Bu yazının en önemli saptaması “kayıtsızlığı benimsemek” başlığı altında söyledikleri:
“Londra’da bu olayları yaratan kesimler için şiddeti genelleştirecek biçimde terbiye görmediler. İhmalden, zalim ve dengesiz bir disiplinden oluşan bir mikro kültürde yetiştiler ve sevgiyi sınırlar ve iyi davranışlar için ona eşlik etmesi gereken unsurlardan yoksun biçimde yaşadılar. Öte yandan toplumun geneli yani biz liberalizm kisvesi altında erdemi bir kenara bıraktık ve kayıtsızlığı benimsedik.” diyor.
Britanya Başbakanının eski danışmanı ve Only Connect  adlı bir suç önleme kuruluşunun üyesi olan yazarın “kayıtsızlığı benimseme” olarak ifade ettiği durumu, toplumumuzda yaygın olarak benimsenen en kestirme yolun, olayları görmezden gelme kayıtsızlığıyla kıyaslayınca aradaki en önemli farkın bilinç farkı olduğu söylenebilir.
Gerisi pek çok etkene bağlı olsa da, en önemli nokta yöneticilerin sorunların bilincine vararak ders çıkaran bakışlara sahip olması.
Kitle iletişiminin geldiği nokta, her şeyi istemese de bilen ve gören  kitlelerin sosyal medya olanaklarıyla topluca ayaklanabilmesi olarak da okunabilir. Sokağa inmenin gittikçe kolaylaştığı bir dünyaya doğru gidildiğini görmek, olacakları önlemenin zaten kolay olmayacağını da gösteriyor. Bu da bilinçle mümkün.
Çok bilinmeyenli değil, çok etkenli problemler, geleceği değerlendirmeyi iyice zorlaştırırken yöneticiler için, neleri görmediğini bilmek yani toplumsal bilinç önemli bir güç oluyor.

Sevgi Özkan
   


11 Ağustos 2011 Perşembe

AVINA KAÇMA ŞANSI VER!

Avlanma kurallarını ve etiğini avcılara hatırlatan bir TV duyurusunda kullanılan bu ifade duyanı yerine mıhlayan cinsten.

Öldürülmesini önleyemediği canlılara katilinden şans dileme aracılığı ne kadar erdemli! 

Avcılara doğayı korumak için gece avlanmamayı ve avının gözüne far tutmamayı da öğütleyen bu duyurunun her cümlesi insan vahşetini sergiliyor.

Avcılığın spor olduğunu ileri sürenlere hiçbir zaman katılamayanlardanım.
Canlılar arası ilişkilerde sanki kaçınılmaz bir yaşam gerçeğini ifade eden bu söz, gerçekten düşündürücü ve  sarsıcı.

Önlenemez can almalarda av için bir kurtulma hakkı daha talep edilirken,u insanlar ve uluslar arası ilişkilerde de geçerli olan bu durum için de, önerilebilir mi acaba?

Can alıcıların vicdanını mı yoksa canı alınacakların yaşam şansını mı kollayan bu ifade en tehlikeli canlının insan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Sevgi Özkan






9 Ağustos 2011 Salı

Herşeye dikkat bu çağda gerekli.



Dünyayı yaşama kültürüne yönelten sevgili Üç Yüz prograıncıların devam etmesi önemli.
İletişim teknolojisi dünyalıları, anlamını tam kavrayamadıkları doğal veya toplumsal gerçeklerle uyarırken, sanal özgürlük ile gerçek yaşam özgürlüğü de birbirine karışıyor.
Kitle ayaklanmaları liderlerin önemi kalmamaya başladığını gösteriyor sanki.

Sevgi Özkan