29 Nisan 2017 Cumartesi

DİYALOG

DİYALOG Nedir?
İki kişi arasında geçen konuşma diye kısaca tanımlanan iletişimdir.
Aslında düşünsel iletişim biçimi yoluyla gerçekleştirilen bir aktarım alışverişi diye de tanımlanabilir.
Zihnin olan biteni kavrama ve yorumlamasında ulaşılan anlam ve anlamlandırma ortaklığı Kavram ise,
Düşünce inşaasında farklı öncüllerden yola çıkarak oluşturulan fikirlerin karşı karşıya gelmesi ve her iki tarafın yine her ikisinin öncüllerini ayrı ayrı yorumlanmasından ortak sonuç çıkarma çabası: Diyalog dur. 
Zıt veya aynı yönde oluşan farklı anlamlandırmalar ve bilgisel kodlanmalardan doğan kavramsal farklılıklar üzerinde durulmadan gerçek anlamda diyalog ve de anlaşma mümkün olamaz
Bu karşıtlık analizlerinin, karşıtlarca duygusal değil akılsal olarak ele alınmasıyla ulaşılan sonuç, iletişim açısından etkili olan diyalogun sağladığı yararı ve gerekliliği işaretler..
Diyalog diye karşılıklı dilsel dövüşme ve sövüşmeler veya tek taraflı bildirimlerin yeterli sanılması en önemli hatadır.
Sevgi Özkan

24 Aralık 2016 Cumartesi

20 Aralık 2015 Pazar

"EĞER"

Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya "tanrı" tarafından belirlendiğinin kabulü, bu nedensellikler zincirini de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi, geleceğimizi tayin etmekle kalmaması, başkalarının geleceğini de belirleyebilmesi bu nedenle büyük bir sorumluluk bilinci oluşturmasından ileri geliyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de, seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok, tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini  "Allah'ın dediği olur"inancına bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı? 
İnsanların kendi seçimleri için tek cevap "Allah akıl fikir versin"demek değildir her halde.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor. Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.
Yani nedenselliklerin nedenine dönük bir arayış.
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .
Bilim de işte bu nedensellikler düzenlemesinin nasıl oluşturulabileceğinin cevabını aradığı için önemli.
Sevgi Özkan

20 Kasım 2016 Pazar

ÇOCUKLARIMIZI VE BİZİ KİM KURTARACAK

ÇOCUK Hakları Sözleşmesi'nin ülkemizce imzalanmasının üstünden 21 yıl geçmesine karşın toplumsal bilincin yeterince yükselmediği ortada.
Yasalar gereği Çocuk Haklarından birince derecede sorumlu olan devleti yöneticilerinin yeterli bilince sahip olmadıkları son günlerde toplumsal tepkilerin odağına oturan bir yasa dışı yasal düzenleme girişimiyle gördük.

Toplumu ayağa kaldıran çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi konusu bunu gösteriyor.

Çocuk istismarıyla ilgili yeni bir yasa tasarısına gece yarısı korsan şekilde sokulan ve tecavüze uğrayan çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilerek sorunun çözümleneceğini öneren yetkililerin aslında böyle yasal girişimlerde bile devleti elinde tutanların çocuğun yüksek yararından çok kendi yararlarını düşündüklerini ortaya koydu.

Kamuoyunda çok tepki oluşması, insanların kendi çocukları ile empati kurmaları kadar çocuk hakları kavramındaki duyarlılığının da eskiye göre daha arttığını gösteriyor.

Ama bu sözleşmede temel sorumluların başında bulunan devlet yöneticilerinin aynı duyarlılıkta olmadıkları, araya çaktırmadan soktukları bu madde ile çocukların yüksek yararını değil suçluları af etmeye zemin hazırladıkları ortaya çıkıyor. Tepki de buna dönük.

Toplum tepkisi böyle bilinçli olunca devlet yönetimi de her istediğini yapamıyor.
Bu konuda oluşan tepki konsensusu keşke ortak geleceğimizi ilgilendiren her kaçak yasa girişiminde dışlaşsa.
İşte o zaman hem kendi yarınlarımız hem de çocuklarımızın yarınları geleceğe değil geriliğe ayarlanmaktan kurtulur.
Toplumsal sorunların çözümünde, olan biteni bilinçle takip eden ve ortak tepkileri gerektiği anda gösteren kitlelerin oluşturduğu tepkisel kamuoyu çok önemlidir.

Hayali bir dünyada değil ülkemizde ve her şeyin farkına vararak yaşamayı ilke edinirsek ortak evrensel ve çağdaş değerlerle biçimlenen akıllarımızla kendimizi de çocuklarımızın bu gününü ve yarınlarını da kurtarabiliriz.

Çocuk haklarını içselleştirmek ve savunmak demokrasiye temel oluşturan çağdaş bir insanlık görevidir.

Sevgi Özkan

16 Haziran 2016 Perşembe

ÖLÇÜNÜZ NE?

On beş yıldır örgütlü cehaletin yönetimine esir düşen toplumumuzda iktidar ve muhalefet çatışması yanlış bir çizgide sürdürülmeye zorlanmaktadır.
İktidarın yerleşik norm ve yasaları hiçe sayarak yaptıklarına kılıf uydurucu kararnameleri yasa sayan yönetimine karşı yapılan eleştirilerin, iktidar yerine daha çok ana muhalefete(CHP)ye çevrilmesi komik olmakla kalmayıp saçma ve akıl dışıdır.

Demokratlık gösterisi olarak iktidara söyleyemediklerini muhalefette kusur aramaya dönük bir düşünce sporu haline getirenler, etkili muhalefet olmadığı iddiasındadırlar.

Yapılıp edileni kendilerinin görmesine fırsat yaratıldığı kadarıyla değerlendirmeye kalkıp kendi öncüllerinden yola çıkarak kurgulanan bu mantıki çıkarım doğru bir yargı mıdır?
Tabii ki HAYIR.

Aslında yönetim sorunlarına bir tür "Dinsizin hakkından, imansız gelir” mantığıyla bakanlar, iktidar gibi yapmadan onunla savaşımda muhalefetin görüntüsel bir üstünlük sağlaması mümkün değildir demektedirler. 

Zira bilgi ve deneyimi önemsemeyen, davaları adına yanlış bulmadıkları aldatmaca olan takiye kılıfına geçirdikleri ilkesizliği, yalanı, dolanı iktidarını sürdürmek için kullanarak habire görüş ve tutum değiştiren, rejim değerlerini erozyona uğratarak bir din devleti kurma ilkesini gerçekleştirmek için yapmadığı kalmayan bu yönetim tutumunu sürdürmeleri, ortalama zeka yaşı çocuk kategorisinde olan bir toplumda çok da zor olmamaktadır.

Bu nedenle iktidarı ele geçirmek için başarı yolu diye muhalefete de her türlü kuralı çiğnemeyi, yalanı dolanı başarılı politika sayan kuralsız bir dövüşü, kural tanımazlığı, bağırıp çağırma şirretliğiyle sağlanan görüntüsel üstünlüğü, bekliyor olmalılar. Zira iktidarı onaylayanların oyunu
kendilerine çekmeleri mümkün değil.

Yani ana muhalefeti yetersiz bulanlar aslında ondan iktidarın dövüş sitilini geçecek bir davranış modeli beklemekte ve öğütlemektedirler.

Muhalefet neden kitleleri peşine takmıyor, sokağa inmiyor diyen vatandaşlar onun demokratik muhalefet hakkını demokratik çerçevenin dışına çıkarmayan tutumuyla ülkeyi iç savaş ve kargaşadan koruduğunu görmemekte ve takdir etmemektedirler. 
Öyle ki hatalı ve çağdaş uygarlığın normları dışına çıkmayan tutumunu görüntüsel olarak tatmin edici bulmamakta sen de onun yaptığını yap demektedirler.

Sorun, oyunun kurallara göre oynanmasını, “kazanmak” için yeterli bulmamakta daha da ileri giderek kuralsız ve kaotik girişimler yapılmasının da beklenilmesindedir.

Oysa muhalif olanların muhalefeti yürütenlere "doğru"sandıkları bu eleştirilerle destek vermeye kalkarken, kendini sadece her şeyden bağımsız pasif bir hakem gibi görmesi ve sadece olumsuz eleştirilerle yetinmesi, muhalefet yürütücülerinin değil seçmenin niteliğini göstermektedir.

İktidarın da en büyük dayanağı, muhalefetin kendilerini eleştirmekten çok muhalefetin bu türden eleştirilmesi olmaktadır.
Yani muhalefet liderlerinden, iktidarın tek adam yönetiminin sergilediği yalanlara ve saptırmalara dayalı tüm illegal ve kaba tavırlarını benimsemesi hatta daha da ileri gitmesini bekleyenler önce yurttaş olarak kendi seçmenlik ölçülerini gözden geçirmelidirler.

Ülkemizde artık düşünen, akıllı, eğitimli, nazik, duyarlı insan tipinin kusurlu kategorisinde görüldüğü gerçeğine bu yoldan gelindiği de tartışmasız bir gerçektir.

Zaten iktidar baskıyı arttırmak için sokağa çıkılmasını ve karşısına paralı sivil kışkırtılmış güçlerin onların karşısında yer almasını istiyor.
Kalkışmamayı önermek değil ama yerinde ve demokratik ölçülerde tavır koymayı becerebilmek önemlidir.
Muhalefet liderinin önüne atılan kurşuna (ki hepimize atılmış bir kurşundu) CHP'yi pasiflikle eleştirenler onlara önerdikleri sokağa çıkmaya neden katılmadılar?
Partiden davetiye mi beklediler?, O karşı çıkışta partililer neden yalnızdılar?
O zaman oturduğu yerden muhalefet partisine akıl öğretmeyi ona yol göstermeyi vazife edinenler önce kendi zafiyetlerini eleştirmelidirler.

Her yurttaş kendine "siyasi protesto ölçüm ne?" diye sormalı ve muhalefete gereken desteği de bu doğrultuda gerçekleştirmelidir. 
Yaptığı şeylerin önemini takdir etmeden devamlı olumsuz eleştirileri sıralamak bir siyasi partiyi zayıflatmanın başka bir yoludur.
Bu nedenle siyasal yönden olumlu sonuç alınmasını önleyen pedagojik bir hatadır.

Gerçekten ölçünüz ne?
Sevgi Özkan

10 Şubat 2016 Çarşamba

"SIRASI MI ŞİMDİ?" SENDROMU.

Bilinçsiz sürücüleriyle ne yapacağı belli olmadan yuvarlanan bir aracın içinde gibiyiz.
Olan bitenlerin ayrımına varamayanlara yarını bile düşündürmeyen yaşam telaşıyla, yadsınamaz gerçeklerin içindeyiz.

Ne yapacağını bilmemekten çok, bilmenin verdiği tedirginliğin kanıksanamaz telaşı bir yanda, yaşamlarımızın kendi çizgisinde ilerleyen gerçeği de öbür yanda.

Çoğumuzun ortak ikilemi, yapıp ettiklerimiz veya yapmak istediklerimizin sırası olup olmadığı üzerinden gelişen "Sırası mı Şimdi?"sorusuyla şekilleniyor

Yaşanmakta olanları çeşitli kanallardan takip ettiğimiz ve olumsuz gidişata karşı yaşantılarımıza normal devam edip etmeme kararsızlığı ile zamanı tükettiğimiz günlerdeyiz

Hepimiz ne yapabiliriz diye kendimize ve etrafımıza soruyor ama davranışlarımızı, ortak bir hamle veya bilince döndürememe ataletinden kurtulamıyoruz.

Biliyoruz ki İnsan aklının umut ve yaratıcılığı, güçlükleri, açmazları er geç ortadan kaldırıyor.
Ne olduğumuzun, ne olacağımızın yanında kıymetinin kalmadığı böyle dönemlerde, gerçeği kavramayı sağlayan tek dayanak çile çekme bilinci.

Gösterilen veya görülen durumların gerçeğini iyi kavramak önemli kazanç olarak, yaşamların kendi gidişini zorladığından "Sırası mı şimdi?" ikilemi yolumuzu kesi kesi vererek bir sendroma dönüşüyor.

Savaşın her türünün bir arada yaşandığı bu günlerde yaşama umutsuzluğunun diyalektiği olan yaşama aşkı da doğuyor.
Bu nedenle ayakta kalmak için belki de her şeyin sırası.

Kendimizi "boş" tutmamak kaydıyla hoş tutmak zorundayız.
Kaybedilen zamanın telafisi olmadığına göre herkes için çözüm, zamanın ruhunu bilinçle yaşamak, tabii ki sorunlarla savaşarak.

Bilinçli çileler dileğiyle.


Sevgi Özkan

20 Aralık 2015 Pazar

"EĞER"

Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya"tanrı"tarafından belirlendiği kabulü, bu nedensellikler zincirine de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi geleceğimizi tayin etmekle kalmıyor başkalarının geleceğini de belirleyebildiği gerçeği büyük bir sorumluluk bilinci oluşturuyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini  "Allah'ın dediği olur"a bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı? İnsanların kendi seçimleri için tek cevap "Allah akıl fikir versin"değildir her halde.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor.Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.Yani nedenselliklerin nedenine dönük bir arayış.
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .Bilim işte biraz da nedensellikler düzenlemesinin nasıl oluşturulabileceğinin cevabını arıyor.
Sevgi Özkan

17 Aralık 2015 Perşembe

KÜLTÜREL DEĞERLER ÇATIŞMASININ GELİŞME SAFHALARI

2006 da yazdığım ve Milliyet Gazetesinde Meral Tamer'in değerlendirdiği Kültür Çevirmenliği yazımın 2009 ve 2012 de tekrar yazdığım metinleri
ORTAK KÜLTÜREL DEĞERLERİN ÇEVİRMENLİĞİ ÜZERİNE
Farklı anlamlandırmalara sahip tarafların, aynı konuyu ortak
noktalar üzerinde tartışması sağlandığında, taraflar kendilerini haklı bulmaya devam ediyorlar. Yani kimse karşı tarafın gözüyle bakmayı gerçekleştirmiyor.
Bu da beklenen uzlaşma olasılığını ortadan kaldırıyor.
Yıllardır: insan hakkı, adalet, hak, hukuk, gibi insanlığın ortak kavramları üzerinden sergilenen ve sorgulanan davranışlarda rastlanan tablo çoğunlukla bu.
Kutsalları da farklı kültürlerde, tarafların birbirinin kutsalına yönelik girişimleri de farklı biçimlerde şekilleniyor.
Bu gerçek ortadayken sanki aynı şeyi söylemiyorlarmış gibi birbirleriyle kavgaya tutuşanların göremedikleri bu.
Ortak kavramların üzerinde mutabakat sağlamak gerekliliğini de yine bu çatışmalar ortaya çıkarıyor ki aslında “demokrasi” kavramının ortak algılama açısından test edildiği nokta da bu.
Daha önce Danimarka'dan başlayan ve Müslümanlarla, bazı batılıları karşı karşıya getiren karikatür krizinde yaşanan kutsallara saygı-fikir özgürlüğü kavgası, İsviçre'de yapılan Minare referandumuyla tekrar ortaya çıkacak hissi veriyor. Herkes böyle bir cepheleşme korkusunu dile getirir oldu.
Bugünün dünden farkı, artık her iki taraftaki akil kafaların bu tip çatışmaları demokratik insan hakkı açısından değerlendirme noktasında birleşmeleri.
Ama ne yazık ki bu noktaya her toplum veya her birey aynı anda gelmediği için durumu farklı algılayıp düşmanlık kategorisinde değerlendirenler, kendi algılarının savaşçılarını ve savaş alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Öte yandan her olgu gibi çok yönlü gerçeklere dayanan bu gibi oluşumlar, kendini öteki üzerinden var edenlere bol bol malzeme de çıkarıp, cephe genişlemesine katkı sağlıyor.
Şimdi akil kafaların en önemli işi: olan bitenin ne olduğundan çok nasıl algılanabileceğini hesaba katan açıklamalar yapmak oluyor.
İnsanlığın ortak tartışmalardan doğru sonuçlar üretebilmeleri için
taraflara kendi kültürleri açısından durumu açıklayarak ortak kavramlarda buluşulmasını sağlayacak kültür çevirmenlerine ihtiyaç olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.
Bu anlatının en etkili alanı da Medya olabileceğinden bu durumların taraflara doğru algılatılmasını sağlamak da yine Medya organlarına düşüyor.
Hirant Dink öldürüldüğünde kitlelerin ortak protesto sloganı olan “Hepimiz Ermeniyiz” sözünü o gün doğru algılamayanlar, bugün İsviçre'de Minare yasağına tepki için Hepimiz Müslümanız biçiminde gösterilen ortak duruşa ne diyorlar acaba.
Bugünü doğru okuyabilirler ise, işte o zaman nesnellik anlamındaki tarafsızlığın, hiçbir tarafı tutmamak değil, tuttuğu tarafın hatasına karşı çıkmak olduğunu anlamış olarak toplu çatışmaların önlenmesine katkı sağlayacaklar.
Bu tip olaylar da, gittikçe bir arada yaşamaya şu veya bu biçimde mahkum olan farklı kültürlerin, ortak kavramlarda birleşmesini sağlaması yönünden önemli olmaya başlıyor.
Sevgi Özkan

3 Kasım 2012 Cumartesi


YİNE "Kültür Çevirmenliği" ÜZERİNE,

İletişim teknolojisinin gelişimi, yaygın olarak paylaşıldıkça dünya hem daha küçülüyor, hem daha büyüyor.
Bu çağda en çok ihtiyaç duyulan şey, söylenen sözlerin kendilerini üreten kültürel paradigmaların içinde ve dışında nasıl anlaşılacağının hesaba katılması. Zira hiç bir mesaj kendi kitlesi ile sınırlı kalmıyor.
Daha önce yaşanılan karikatür krizinde de olduğu gibi yine kavramsal algılama farklılıklarından doğan yanlış anlamalar veya bu farklılığı bahane ederek, yanlış anlamaların büyütülmesi, kitleleri birbirine düşürüyor.
Birinin kutsalına dokunan bir söz, diğerinin söyleyen hakkında ölüm emri çıkarmasına giden çatışmalara yol açabiliyor.
Vaktiyle Salman Rüştü'nün yazdığı bir kitaptan ötürü başına gelenler: bir kişiye karşı koskoca bir dinsel topluluğun ayaklanması olarak yaşanmıştı. Şimdi bu çatışmalar, kişilerin ait olduğu kültürlerin doğal kitleleri arasındaki çatışmalara dönüşmeye başladı.
Aynı paradigmaya sahip kişiler arasında bile söylenen sözlerin dinlenmemesi ve ona bağlı olarak gerektiğince anlaşılmamasından doğan kör döğüşü çatışmalar, artık din kültürlerinin aidiyet blokları arasındaki çatışmalara dönüveriyor.
Papanın bir devlet adamı da olduğunu hesaba katmadan daha önce ders verdiği bir üniversitede yaptığı teolojik bir konuşma: haber kaynaklarınca içinden seçilen bir iki cümleyle koskoca bir Müslüman alemini ayağa kaldıracak bir söze dönüşüverdi.
Papa, sözlerinin böyle de yorumlanabileceğini hesaba katmadığı için ne kadar hatalı sayılacaksa, kendine Müslüman diyenlerin de kendilerine yönelik şiddete yatkınlık ön yargısını şiddet kullanarak yok etmeye kalkmalarıyla aynı biçimde hatalı sayılıyorlar.
Kimse kimseyi tam olarak anlamadan birbirine giriyor.
Kendi kutsallarına laf söyleyeni şiddetle yok etmekten başka bir davranışa şartlanmamış olan kitleler de, kendilerinin okuyup dinlemedikleri beyanlar hakkında kolayca şavaşa girebiliyorlar. Buna da medeniyetler çatışması deniyor.
Medeniyet sözünü bir kültürel gelişim blogu olarak alırsak, aslında taraflar gerçek anlamda tam bir medeniyet öncesi çatışma içindeler.
Bu nedenle kültür çevirmenliğine ihtiyaç olduğunun bir kere daha altını çizmeliyiz.
Kültür çevirmenliği, aynı sözün farklı kültürlerde aynı anlama gelmiyeceğini bazen en masum bir düşünce ifadesinin bir kültürün kutsalına dokunup, olay yaratabileceğini hesaplayıp ona göre ifade edilmesini sağlamaktır. En önemlisi kendimiz her söylediğimizi kendi öncüllerimizle iyi kurgulayıp açıklayarak, nasıl anlaşılacağını hesaba katarak konuşmak zorundayız.
Artık ne denildiği değil nasıl yorumlandığı daha önemli olan bir iletişim ortamının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.
Burada, ne kadar açıklanırsa açıklansın, anlama alt yapısı, söylenenleri gerektiği gibi anlamaya uygun olmayanların sayılarını da hesaba katınca en iyisi susmak diye düşünmemeli, tam tersine düşünerek konuşup düşünerek dinlemeyi ilke edinmek olmalı ki zaten bunun adına da diyalog deniyor.
Çağımızın temel problemlerinden biri de bu.

Sevgi Özkan