4 Mart 2015 Çarşamba
Hızlı Değişkenlik Gerçeği.
Günümüzün temel niteliği, çok yönlü etkileşimlerin hızla birbirini dinamize etmesinden oluşan bir "gerçeklik"de yaşamak.
Akışkan değişimlerin hız ve şiddet üzerinden hem seyredeni hem de seyredileni olarak yaşamak.
Bu değişken gerçeklik yaşam algılarımızı da devamlı yeniden biçimliyor.
Varlık nedeni ve varoluş amacını düşünmeye vakit bırakmayan hızla etkileşimlerle, tutunacak sağlam dal bulamadan savrulup duruyor insanlar.
Esas kriz burada.
Sevgi Özkan
1 Mart 2015 Pazar
ŞİDDET ALIN YAZISI MI?
Son yıllarda en önemli sorun, günden güne artan ve o oranda normal hale gelen ŞİDDET refleksi.
Şiddet şiddeti doğurduğu için toplumdaki etkisi katlanarak toplumsal travma haline geliyor.
Şiddetin normalize olduğu, toplumsal reaksiyonların çok yönlü etkenlere dayandığı gerçeği, onun yarattığı hasarları daha iyi analiz etmeyi gerektiriyor.
Çağın ortak dili de olan şiddetin gitgide kaçınılmaz bir iletişim biçimi haline gelmesinin nedenleri toplumlara göre farklılaşsa da iyi algılanmalı.
Ülkemizde de pek çok etkenin yanında en çok yönetimin başında devamlı bağırıp çağıran, ona buna çatan etkili rol modellerinin olması önemli. Buna insanların kendilerini denetlememe olgusu, eklenerek duygusal tepki mirasıyla birleşip özel bir saldırganlık biçimini meşrulaştırıyor.
Geçen gün bir tv ekranında değerlendirme yapan Psikolog Emre Konuk, pek çok etken yanında eskiye göre şimdi artan şiddet eğilimini, insanların öfkelerini kontrol etme gereğini artık eskisi gibi duymamaları olarak açıkladı.
Gerçekten de bu tutumda en önemli etkenin toplumsal rol modellerinin böyle davranmayı meşrulaştıran tutumlar olduğu tartışılmaz.
İnsanlar arasında olumlu olumsuz tepkilerin aşırı duygusal ifadelerle ortaya konduğu duygusal tepkilerin egemen olduğu toplumlarda, tüm bireyleri etki alanına sokan bu olgu,"erkek dediğin böyle yapar" kavramı kapsamında algılanan höt-zöt kültürünün giderek içselleştirilmesine yol açıyor.
Kadınıyla erkeğiyle, bağırmadan konuşmayan, dövüşmeden tartışmayan, bir iletişimin yaygın olarak benimsendiği için şiddet de normal olarak algılanmaya başlıyor.
Aynı şeyi söylerken bile birbirlerini duymayıp kavga edenlerin çoğaldığı bir toplumda, şiddetsiz iletişim ve nezaketin neredeyse suç veya enayilik gibi algılanmaya başlamasının anlaşmayı da asla mümkün kılmıyor. Her şeyden önce bu gerçeğin bilincine varmak gerekiyor.
Bu gerçeğin farkına vardıktan sonra da şiddetsiz iletişimi sağlayacak şartları yaratmaya çalışmalı. Sabah akşam insanları geren yüksek sesli hırçın demeçleri sessize almak ve konuşma bitince geri dönmek belki de yapılacak en kestirme korunma olacaktır. Olan biteni izlemek gereğini bağırıp çağırmaları duymadan, söylenenlerin aslında ne anlama geldiğini yazılı metinden takip etmek, bu söylemlerin yarattığı yıpranmayı önlemek açısından değerli. Ayrıca söylenenlerin gerçekten değerli olup olmadığını iyice kavramak açısından da yararlı olabilir.
Özellikle gençlerin ve çocukların bu davranışların etkisinden korunması, yeni nesillerin insani gelişmişlik kalitesi açısından acilen gerekli.
Şiddet, alın yazısı değil olsa olsa benimsenmiş bir refleks oluyor.
Son yıllarda en önemli sorun, günden güne artan ve o oranda normal hale gelen ŞİDDET refleksi.
Şiddet şiddeti doğurduğu için toplumdaki etkisi katlanarak toplumsal travma haline geliyor.
Şiddetin normalize olduğu, toplumsal reaksiyonların çok yönlü etkenlere dayandığı gerçeği, onun yarattığı hasarları daha iyi analiz etmeyi gerektiriyor.
Çağın ortak dili de olan şiddetin gitgide kaçınılmaz bir iletişim biçimi haline gelmesinin nedenleri toplumlara göre farklılaşsa da iyi algılanmalı.
Ülkemizde de pek çok etkenin yanında en çok yönetimin başında devamlı bağırıp çağıran, ona buna çatan etkili rol modellerinin olması önemli. Buna insanların kendilerini denetlememe olgusu, eklenerek duygusal tepki mirasıyla birleşip özel bir saldırganlık biçimini meşrulaştırıyor.
Geçen gün bir tv ekranında değerlendirme yapan Psikolog Emre Konuk, pek çok etken yanında eskiye göre şimdi artan şiddet eğilimini, insanların öfkelerini kontrol etme gereğini artık eskisi gibi duymamaları olarak açıkladı.
Gerçekten de bu tutumda en önemli etkenin toplumsal rol modellerinin böyle davranmayı meşrulaştıran tutumlar olduğu tartışılmaz.
İnsanlar arasında olumlu olumsuz tepkilerin aşırı duygusal ifadelerle ortaya konduğu duygusal tepkilerin egemen olduğu toplumlarda, tüm bireyleri etki alanına sokan bu olgu,"erkek dediğin böyle yapar" kavramı kapsamında algılanan höt-zöt kültürünün giderek içselleştirilmesine yol açıyor.
Kadınıyla erkeğiyle, bağırmadan konuşmayan, dövüşmeden tartışmayan, bir iletişimin yaygın olarak benimsendiği için şiddet de normal olarak algılanmaya başlıyor.
Aynı şeyi söylerken bile birbirlerini duymayıp kavga edenlerin çoğaldığı bir toplumda, şiddetsiz iletişim ve nezaketin neredeyse suç veya enayilik gibi algılanmaya başlamasının anlaşmayı da asla mümkün kılmıyor. Her şeyden önce bu gerçeğin bilincine varmak gerekiyor.
Bu gerçeğin farkına vardıktan sonra da şiddetsiz iletişimi sağlayacak şartları yaratmaya çalışmalı. Sabah akşam insanları geren yüksek sesli hırçın demeçleri sessize almak ve konuşma bitince geri dönmek belki de yapılacak en kestirme korunma olacaktır. Olan biteni izlemek gereğini bağırıp çağırmaları duymadan, söylenenlerin aslında ne anlama geldiğini yazılı metinden takip etmek, bu söylemlerin yarattığı yıpranmayı önlemek açısından değerli. Ayrıca söylenenlerin gerçekten değerli olup olmadığını iyice kavramak açısından da yararlı olabilir.
Özellikle gençlerin ve çocukların bu davranışların etkisinden korunması, yeni nesillerin insani gelişmişlik kalitesi açısından acilen gerekli.
Şiddet, alın yazısı değil olsa olsa benimsenmiş bir refleks oluyor.
6 Şubat 2015 Cuma
Türk tipi Başkanlık dedikleri seçilmiş padişahlık olmasın?
Kavramları kavrama farkının yarattığı durumlar kavgalı iletişimlere yol açarken bu durumdan en çok yararlananlar politikacılar oluyor.
Bu konuya son örnek "Başkanlık" sistemi.
Başkanlık sistemi isteniyor mu, istenmiyor mu sorusuna herkes kendi anladığı neyse ona göre cevap veriyor. İktidar ve onların politikalarını onaylayanların "Başkanlık" dan anladıklarıyla bunu öneren başkanın anladıkları da farklı. Deneyimli halkın anladığı çok farklı. Bu fark hiçbir uygulamanın adına uygun oluşmamasından. Demokrasi deyip özgürlüklerin kısıtlandığı, güvenlik diye nefes alınamayacak yasaların geçirilmeye kalkıldığı, mevcut yasaların hiçe sayıldığı bir yönetim gerçeğinde, padişahlık uygulamasına kılıf hazırlandığı ortadayken Türk tipi Başkanlıktan ne kastedildiği de açık. Aslı Aydıntaşbaş'ın (5 Şubat Milliyet)"İyi de bu başkanlık değil" başlıklı yazısında belirttiği gibi, Türk tipi başkanlık diyen yürütmenin Amerika'da doğan ve işleyen Başkanlık sistemiyle alakası olmayan bir uygulamayı işaretledikleri açıkça görülüyor.
O nedenle Aydıntaşbaş'ın 'Yapılmak istenen seçilmiş monarşidir' demesi durumu tam da özetleyen bir ifade. Gerisi anlamsız.
Sevgi Özkan
Kavramları kavrama farkının yarattığı durumlar kavgalı iletişimlere yol açarken bu durumdan en çok yararlananlar politikacılar oluyor.
Bu konuya son örnek "Başkanlık" sistemi.
Başkanlık sistemi isteniyor mu, istenmiyor mu sorusuna herkes kendi anladığı neyse ona göre cevap veriyor. İktidar ve onların politikalarını onaylayanların "Başkanlık" dan anladıklarıyla bunu öneren başkanın anladıkları da farklı. Deneyimli halkın anladığı çok farklı. Bu fark hiçbir uygulamanın adına uygun oluşmamasından. Demokrasi deyip özgürlüklerin kısıtlandığı, güvenlik diye nefes alınamayacak yasaların geçirilmeye kalkıldığı, mevcut yasaların hiçe sayıldığı bir yönetim gerçeğinde, padişahlık uygulamasına kılıf hazırlandığı ortadayken Türk tipi Başkanlıktan ne kastedildiği de açık. Aslı Aydıntaşbaş'ın (5 Şubat Milliyet)"İyi de bu başkanlık değil" başlıklı yazısında belirttiği gibi, Türk tipi başkanlık diyen yürütmenin Amerika'da doğan ve işleyen Başkanlık sistemiyle alakası olmayan bir uygulamayı işaretledikleri açıkça görülüyor.
O nedenle Aydıntaşbaş'ın 'Yapılmak istenen seçilmiş monarşidir' demesi durumu tam da özetleyen bir ifade. Gerisi anlamsız.
Sevgi Özkan
2 Şubat 2015 Pazartesi
Millet Neyi Böyle İstiyor ki?
İnandırıcılığını yitirdiğinin ayrımında olan yönetim sorumluları, tanımından başlayan belirsizliklerle zaten belirsizlik vaat eden bir geleceği, seçim konusu haline dönüştürdü.
Seçim propagandasında geniş kitleler için artık inandırıcı vaadi kalmayanların, kendini kontrol edecek bütün kurumları etkisizleştirmeyi hedefleyen başkanlık önerisini kendileri için kurtarıcıya dönüştürdükleri iyice anlaşılıyor.
Kendinden ayrı görüştekileri, maddi veya manevi yok etmeyi amaçlayan susturucu düzenlere faşizm dendiği tartışılmazken, her şeyi kendi gücünün takdirine bağlanmasını talep etmek ve bunu gelişmişliğin ileri düzen yönetimi diye sunmak, sadece gerçeği görmezden gelmek olmuyor. Daha kötüsü, bencillik, bilgisizlik ve cevabını veremedikleri suçlamaların oluşturduğu bu pervasızlığın gelişmişlik diye anlatılma cüretkarlığı.
Her girişimlerinden tüm yönleriyle ortaya çıkan niyetlerini, "Başkanlık" kılıfına uydurma çabası, aslında en çok durumlarının ne kadar hayat memat meselesine döndüğünü gösteriyor.
Tüm kamuoyu yoklamalarında yüzde yetmiş oranında reddedildiği görülse de "başkanlık" iyidir ve millet böyle istiyor diye ısrar etmek. Bir millete bundan daha büyük bir zarar verilebilir mi?
Sevgi Özkan
İnandırıcılığını yitirdiğinin ayrımında olan yönetim sorumluları, tanımından başlayan belirsizliklerle zaten belirsizlik vaat eden bir geleceği, seçim konusu haline dönüştürdü.
Seçim propagandasında geniş kitleler için artık inandırıcı vaadi kalmayanların, kendini kontrol edecek bütün kurumları etkisizleştirmeyi hedefleyen başkanlık önerisini kendileri için kurtarıcıya dönüştürdükleri iyice anlaşılıyor.
Kendinden ayrı görüştekileri, maddi veya manevi yok etmeyi amaçlayan susturucu düzenlere faşizm dendiği tartışılmazken, her şeyi kendi gücünün takdirine bağlanmasını talep etmek ve bunu gelişmişliğin ileri düzen yönetimi diye sunmak, sadece gerçeği görmezden gelmek olmuyor. Daha kötüsü, bencillik, bilgisizlik ve cevabını veremedikleri suçlamaların oluşturduğu bu pervasızlığın gelişmişlik diye anlatılma cüretkarlığı.
Her girişimlerinden tüm yönleriyle ortaya çıkan niyetlerini, "Başkanlık" kılıfına uydurma çabası, aslında en çok durumlarının ne kadar hayat memat meselesine döndüğünü gösteriyor.
Tüm kamuoyu yoklamalarında yüzde yetmiş oranında reddedildiği görülse de "başkanlık" iyidir ve millet böyle istiyor diye ısrar etmek. Bir millete bundan daha büyük bir zarar verilebilir mi?
Sevgi Özkan
25 Ocak 2015 Pazar
GÜNÜMÜZÜN DERDİ!
DAVOS Dünya Ekonomik formuna katılanların aktarımlarından yansıyan gerçek, ekonomik sorunların konuşulmasının artık daha geri plana düşmeye başladığı doğrultusunda.
Zira Küresel iklimden yansıyan önlenemez afetlerle, her türlü iletişim alanında baş gösteren politik çatışmalar, yeni meslek ve istihdam alanları oluşturan değişimlere yol açan gelişmeler, geleneksel formun bu yılki ana teması, 'Yeni Evrensel Bağlam' olarak saptanmış.
"Beyninizi resetleyin" türü tavsiyelerin yapıldığına bakılırsa her alanda baş gösteren ve birbirini tetikleyen bu hızlı değişim ve gelişimlerin bireyler, toplumlar ve de uluslararası ilişkilere etkileri dünyamızın en önemli ortak sorun haline gelmiş bulunuyor. Çözümü küresel sosyal sorumluluk bilinci gerektiren bu sorunlara ilaveten, sosyal medya ile akıllı aletlerin bedenlerin organik uzantısına dönüşmesine yol açan bağımlılık, konusu da gittikçe önem kazanıyor.
Küresel iklim ve iletişim sorunları her yönden küresel sorumluluk ve de demokrasi gibi kavramları insanların birarada yaşayabilmesinin temel varoluş şartına dönüştürüyor. Ekonomk konular yerini küresel sorunlara bırakırken, dünyayı yönetenler veya yönetemeyenlerin yol ayrımına geldiklerinin altı çiziliyor ve bu nedenle ilk önce bugüne kadarki alışkanlıklarınızı tamamen yıkacaksınız önerisi yapılıyor.
Şiddet ağırlıklı günlük ilişkiler içinde bu durumun kaçımızca farkında olunduğu tartışılsa da, tartışılmayan tek şeyin yarın ne olacak tedirginliği tüm toplumların ortak sorunu haline döndüğü.
Sevgi Özkan
21 Ocak 2015 Çarşamba
"ÇOCUK AKLI"na verilemeyen cevaplar.
Altı milyon kişiyle Manila'da karşılanan Papa'ya, kalabalığın içinden 12 yaşında bir çocuk:
" Çocuklar fuhuşa zorlanıyor. Tanrı neden buna izin veriyor? diye sormuş.
Herkes gibi şaşkınlık geçiren Papa:
"Çocuklar hiçbir şeyin suçlusu değildir" diye cevaplamış.
Cevaplanması zor bu soruya tüm büyükler gibi Papa'da, temiz ve mantıklı ve de tam karşılığını verecek bir cevap bulamamış.
Tabii Papa'nın hassasiyetinden korkup çocuğu hoyratça susturmaya kalkanlar da çıkmamış.
Çocukluk devresinde pırıl pırıl olan insan aklı ve vicdanı sonra nasıl deforme oluyor da genellikle bu çocuk sorgulamalarına büyükler hep doğru cevaplamayı bilemez ve şaşırırlar.
"Şimdiki çocuklar harika" değerlendirmesi, sonradan kaybedilen saf, çıkarsız, mantık ve vicdançıkarımları olduğunun yetişkinlerce unutulmasındandır aslında.
Bu nedenle hangi çağda ve dönemde olursa olsun çocukken yaşanan görece ileri akıl ve duygusal tepkimelerini büyüyünce unutan yetişkinler, çocukları kendilerinden daha ilerde bulma şaşkınlığı ve ezikliğiyle çocuk sorgulamaları karşısında aciz kalır ve bunu da bugünün eskiye göre daha gelişmişliği değerlendirmesine bağlarlar.
Oysa her dönem ve kültürde çocuk aklı çevresine şu veya bu şekilde yaptığı sorgulamalarla şaşırtıp, bu hissi yarattığından bu doğru değildir.
Çocuklarla büyükler arasındaki esas fark, sadece çağ sorunu değil, büyüklerin akıl işleyişlerini deforme eden etkenleri iyi analiz edememe yani yeterince düşünememe sorunudur.
Bu nedenle aklın düşünme fonksiyonunu şimdilerde çoktan akıllı aletlere kaptıran bir canlı olarak "insan", artık iyice düşünememekte ve tüm sorulara şaşıp kalmakta.
Yakında sadece çocuk değil, makine aklının sorgulamalarına da cevap veremeyen canlılara döneceği endişesi, pek belli etmese de tüm yetişkinleri gizliden başka canlıları bekleme umuduna sardırtıyor galiba.
Sevgi Özkan
Altı milyon kişiyle Manila'da karşılanan Papa'ya, kalabalığın içinden 12 yaşında bir çocuk:
" Çocuklar fuhuşa zorlanıyor. Tanrı neden buna izin veriyor? diye sormuş.
Herkes gibi şaşkınlık geçiren Papa:
"Çocuklar hiçbir şeyin suçlusu değildir" diye cevaplamış.
Cevaplanması zor bu soruya tüm büyükler gibi Papa'da, temiz ve mantıklı ve de tam karşılığını verecek bir cevap bulamamış.
Tabii Papa'nın hassasiyetinden korkup çocuğu hoyratça susturmaya kalkanlar da çıkmamış.
Çocukluk devresinde pırıl pırıl olan insan aklı ve vicdanı sonra nasıl deforme oluyor da genellikle bu çocuk sorgulamalarına büyükler hep doğru cevaplamayı bilemez ve şaşırırlar.
"Şimdiki çocuklar harika" değerlendirmesi, sonradan kaybedilen saf, çıkarsız, mantık ve vicdançıkarımları olduğunun yetişkinlerce unutulmasındandır aslında.
Bu nedenle hangi çağda ve dönemde olursa olsun çocukken yaşanan görece ileri akıl ve duygusal tepkimelerini büyüyünce unutan yetişkinler, çocukları kendilerinden daha ilerde bulma şaşkınlığı ve ezikliğiyle çocuk sorgulamaları karşısında aciz kalır ve bunu da bugünün eskiye göre daha gelişmişliği değerlendirmesine bağlarlar.
Oysa her dönem ve kültürde çocuk aklı çevresine şu veya bu şekilde yaptığı sorgulamalarla şaşırtıp, bu hissi yarattığından bu doğru değildir.
Çocuklarla büyükler arasındaki esas fark, sadece çağ sorunu değil, büyüklerin akıl işleyişlerini deforme eden etkenleri iyi analiz edememe yani yeterince düşünememe sorunudur.
Bu nedenle aklın düşünme fonksiyonunu şimdilerde çoktan akıllı aletlere kaptıran bir canlı olarak "insan", artık iyice düşünememekte ve tüm sorulara şaşıp kalmakta.
Yakında sadece çocuk değil, makine aklının sorgulamalarına da cevap veremeyen canlılara döneceği endişesi, pek belli etmese de tüm yetişkinleri gizliden başka canlıları bekleme umuduna sardırtıyor galiba.
Sevgi Özkan
18 Ocak 2015 Pazar
KUTSALI KAVRAMA BİÇİMLERİ
Birey veya toplum bazında kutsallara saygı, toplumsal paradigmalar üzerinden benimsenen toplu hassasiyet ve tepkimelere dönüşüyor.
Birbirinden çok farklı paradigmalarla gelişmiş zihinlerce ifade özgürlüğü kapsamında görülen karikatür çizmenin kendisinin hakaret sayılması ile çizilenin hakaret içermesi arasındaki farklılık bu ayrı paradigmalardan da kaynaklanan tepkilere yol açıyor.
Mizah, özünde zihinsel gelişim seviyesiyle de ilgili bir tepkime olarak sadece kutsallara dokunmakla açıklanamayacağını aynı kutsala sahip olanların gösterdikleri farklı tepkilerle göstermek mümkün. Yine, karikatür üzerinden hakaret etmekle hiçbir hakaret taşımasa da karikatürünün çizilmesini hakaret sayan anlayış, çoğu zihinde birbirine karışıyor.
Peygamberin yüzünün resmedilmesinin yasak olduğu iddiası da büyük çapta geçmişi bilmeyen ve gerçeği kendi bildiğinden ibaret sayan yaygın ve baskıcı zihniyetten doğup yerleşmiş bir algı.
Böyle bir yasağın olmadığını tarihten çok yönlü delillerle ispat eden dini bilgilerle donanmış uzmanların bu safsatayı belgelerle çürütmesi işin özünün nerelerden kaynaklandığını daha iyi anlatıyor.
Mesela evrensel bilgi ve vizyona sahip din bilgini Prof.H.Kırbaşoğlu, peygamberin yüzünün de çizili olduğu tarihi bir belgeyle ilgili başından geçen anekdot üzerinden bu yasağa yol açan önemli algıyı şöyle anlatıyor.
Bu resmin varlığına inanmayıp görmek isteyen birinin, resmi görünce:
-İyi ama bu resim ona hiç benzemiyor .
diye tepki göstermesini anlatarak , herkesin kafasında farklı bir imaj olduğundan bu konudaki sürtüşmeleri önlemek adına yüzün beyaz bırakılması veya çizilmemesinin yeğlenmiş olunabileceğini söylüyor.
Ayrıca, Kuran'nın baştan aşağı ahlaki öğütler içermesine rağmen insanların çoğunlukla işin bu yanını es geçip, şu günah mı, sevap mı diye sorarak bir liste elde etme kolaycılığını tercih ettiklerini, eğer kuran sadece bu maddelerden ibaret olsaydı ince bir kitaptan ibaret olurdu diyerek işin özünün gözardı etmelerini eleştiriyor.
Bütün bunlardan sonra gelinen yerde bir durum analizi yaparsak; bugüne ulaşan tüm olumsuzluklardan sonra dindarların kendilerini sorgulamalarına yol açan bir öz eleştiri ihtiyacının ortaya çıktığı görülüyor.
Bu bağlamda Peygamberin yüzünü göstermeyi ve görmeyi yasaklayan zihniyetin altında da, gerçek bilgi eksikliğinin idrakinden daha çok, onun yüzüne bakacak halleri kalmadığı gerçeğini sezmeleri yatıyor olabilir.
Sevgi Özkan (Sosyolog)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)