8 Ocak 2015 Perşembe

İnsanlığın Başı sağ olsun.
Gelişmiş insan aklının ürettiği akıllı aletler, gelişmemiş akılların elinde etkili bir silaha döndüğü günlerdeyiz.
Robot olmadan duyarsız robotlara dönüşen insanlara yenik düşme olasılığı, insanlığın gelişiminde robotlara yenik düşme olasılığından daha önce yaşanıyor.
Korkutucu gerçekler her gün her an bir yerlerden boy gösteriyor
Digital çağın verilerini basit ve vahşi duygularına alet eden beyinler, insanları ürkütücü bir savaşa sürüklüyorlar.
Bir kültürün kutsalının, başka birinin fikir özgürlüğüne karşı gelebilen bir dünyada yaşandığının farkında olmak çok önemli. Bu nedenle bir arada yaşama çabaları önem kazanıyor.
İçinde yaşadığımız digital çağın maddi manevi iletişim olanakları sağlayan küreselliği, tüm kültürleri birbirinden haberdar olmaya ve bir arada var olmaya zorluyor.
Bu nedenle birinin kendine aykırı gelen öbürünü yok etmeden yaşayabilme gerekliliği bir ilke olarak tüm taraflarca benimsenmedikçe uygarlığın gelişemeyeceği anlaşılmak zorunda.
Dünya çapında demokrasinin inşasına yol açacak bu gerçek artık küresel demokrasi olmadan  demokrasinin hiçbir ülkede yaşatılamayacağını günden güne daha iyi algılatıyor.
Farklı kodlanmaların yarattığı kültürel hassasiyetleri aşan "benim doğrum, için dünyayı yakarım terörizmi"nin insani gelişmenin dışında kalmışlarca gerçekleştirilmesi, tüm insanlığı, insanca gelişmişlik ve gelişmemişlik parantezinde iki temel gruba ayırıyor.
Kaba kuvvetin parasal olanaklarıyla beslenen sınır tanımazlık
cüreti, toplu insan kırımlarına yol açtıkça, medeniyetler savaşı denen olgu da günden güne insan olabilenlerle olamayanların savaşına dönüşüyor.
Sevgi Özkan

2 Ocak 2015 Cuma


"Selfie"dediğimiz geçmişin GÖRÇEK'indeydi.

Selfie adıyla son yılların ortak davranışı haline gelen kendin çek olgusu, ellili yıllardan başlayıp çeyrek asırdan fazla İstanbul'un Beyoğlu'nda faaliyet gösteren GÖRÇEK fotoğrafhanesinde gerçekleştiriliyordu. .
Bugün cep telefonlarıyla her yerde kişi ve gruplar halinde gerçekleştirilen kendi fotoğrafını  kendisi çekmesi durumu o dönemde bir tek sevgili dayımız E. Ali Yıldız  tarafından kurulan ve işletilen GÖRÇEK stüdyosunda gerçekleşiyordu.
Boydan aynalı kabinlere giren müşteri isterse kabinin perdesini kapatarak aynada kendi kendine verdiği pozu eline kadar uzanan kordonlu düğmeye basarak gerçekleştirildi.
Vesikalık çektirmek veya ışık düzeniyle daha iyi bir fotoğraf isteyenlere gerekli yönlendirmeler yapılsa da, düğmeye basmayı tercih edenler kendi fotoğraflarını kendileri çekerlerdi.
Ali dayı özellikle çocukluğumda bende iz bırakmış en espritüel insanı olarakçok hoş bir insandı.
Sabiha Gökçen ile Atatürk tarafından Rusya'ya eğitime gönderilmiş Türk Hava Kuşunun ünlü eğitmen pilotlarından olup daha sonra sivil hayata bu Stüdyoyu kurarark sivil yaşamını sürdürmüştü..
GÖRÇEK'te kabinlere girerek kendi kendine fotoğraf çekmenin yarattığı yanlızlık algısıyla saçma sapan pozlar vermelerinden doğan anektodlar, özellikle çocukluğumuzun aile toplantılarında fıkra gibi anlatılırdı.
Evet, selfie dediğimiz özünde ilk önce GÖRÇEK'te gerçekleştirilirmişti.
Sevgi Özkan

24 Aralık 2014 Çarşamba


İnsan olmayan birey kategorisine kim giriyor?
Arjantin'deki bir hayvanat bahçesinde bulunan Orangutanın "insan olmayan birey"kabul edilerek serbest bırakılmaya kalkılması haberi 
bireyleşememiş insanlar topluluğunda bireyleşmiş hayvan örneği hayli düşündürücü. 
Önemli olan aklanmak değil paraymış meğer.

17-25 Aralık olayının yıl dönümünde suçlananların yargılanmalarını önleyen düzenlemelerle kapatılmaya çalışır ve el konulan paraların polis tarafından konulduğu savunulmuşken şimdi paraların zanlılara iade edilmesi şaşırtıcı. Paralar, zanlılarınsa o zaman savunma için söyledikleri geçersizleşmiyor mu? Anlaşılan asıl dert aklanmak değil paralara kavuşmakmış.

9 Aralık 2014 Salı

ŞUURSUZLUK ZAMANI
Eğitim Şurası, çocukların başlarının dışı gibi içini de kapatmaya yönelik önerileriyle pedagojik psikolojik ve sosyolojik bilimler açısından nerelere sürüklendiğimizi kavratır nitelikte önerilerle sonlandı.
Okul öncesi dönemden başlayarak çocuklara cehennem ve cennet kavramlarını değerler eğitimi diye aşılamaya kalkan ve de zorunlu din dersi eğitimiyle ahlaklı iyi ve gelişmiş akıllı insanlar yetiştirmeyi hedefleyen zihniyetin, eğitim alanına sunduğu tavsiye(!) kararlar yönetime egemen paradigmayı kavratan boyutları gösterdi.
Bugünün Türkçesini daha iyi okutmak ve öğretmek gerekirken
Osmanlıca gibi bugün yaşamda karşılığı olmayan bir dille PİSA gibi OECD ülkeleri arasındaki yerimizi ölçümleyen testlerde özellikle okuduğunu anlama konusunda epey gerilere düşen öğrencilerimizin iyice gerilere düşmesi önlenemez.
Küresel iletişim çağının ortak dili olarak evrenselleşirken farklılaşarak “GLOBALİZCE” adı verilen İngilizce öğrenimi gerekli olurken günümüz Türkçesini düşünce üretecek biçimde kullanılmasını sağlayan bir eğitim oluşturulması daha önem kazanmakta.
Bir dili bilmek ondan düşünce üretmekle mümkün olur.
Düşünme yeteneği mantık ve felsefe eğitimiyle pekiştirilir.
Batıyla kendi öz değerleri üzerinden kaynaşmanın yolu
okumaz yazar haline gelen gençlerin zihin dünyasını terk edilmiş bir dile zorlamaktan değil, mevcut dili daha düzgün ve iyi kullandıracak  bir literatüre yönlendirmekten geçer.
Daha yenilerde ülkemizce imzalanmasının 24.yıl yıldönümünün kutlandığı Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesinin erken yaşta benimsenmesi ve haklar kültürünün erken yaşta kavranmasını sağlayan İnsan Hakları dersi ve de devamlı hak ihlali, kaza ve cinayet üreten düzenimizin ortalama aklını eğitmede de yararlı olacak trafik dersi neden  kaldırılır?
Demokrasiyi geliştirmek şöyle dursun yok sayan ve Eğitim Şurası dense de yukarıda değinilen şuur ve aklı dışarıda bırakan önerilerin tavsiye edilebildiği bu kalkışma, değerli Çizerlerimizden  Latif Demirci’nin deyimleştirdiği gibi ülkemizin “aklı geçmiş zaman”da yaşamaya zorlandığını göstermektedir.
Sevgi Özkan

Sosyolog

20 Kasım 2014 Perşembe

ÇOCUKLAR NEDEN HAKLI ?:

İnsan ve Çocuk Hakları, çoğunlukla söz söyleme hakkına sahibi olmak ile söylediğinde haklı olmanın birbirine karıştırılırdığı kavramlardır.

Hak arama kültürü dolayısıyla demokrasisi gelişmemiş toplumlarda “haklılık” haklı olmaktan öte büyüklerin daima haklı, çocukların da haksız olduğu yönünde şekillenmiş hiyerarşik bir algıyla kabullenilir.
Sözü kesilmeden dinlenmediği ve birey olarak doğuştan sahip olduğu haklarının sağlanmadığı yerde genel olarak çocuğa senin hakların var demek bu algının haklarının büyüklerce çocuğa bağışlanması biçiminde anlaşılır.

Çocukların “hakları” olması, onların her yapıp ettiğiklerinin doğru ve haklı olduğu anlamına gelmediğinin kavranması hak arama kültürünün en önemli noktasıdır..
O nedenle çocuk kendine hak verilirse değil zaten haklara sahip olduğu için “BİLMESE DE HAKLI”dır.
 “çocuk işte, o ne bilecek, ne anlayacak” tarzı yaklaşımlarla
Sözleri dinlenmeden, büyüyen çocuklar, “haklarını” kavram olarak kolay öğrenemez bilemezler.
Sözlerinin dinlenmesi ve haklı olup olmadığını kavraması ancak kültürel davranış etkileşimiyle sağlanır.
Sözüne kulak verildiği bir çevre kültürüyle büyüyen çocuk, söz söyleme hakkını kullandığı için söylediklerine gösterilen tepkiler üzerinden dediklerinde haklı veya haksız olduğunu anlama fırsatını da yakalar.
Çocukların yaşama katılımında en önemli hakları, onların da bir fikir ve söz söyleme hakkı olduğunu onlara kavratacak iletişim modellerini yaşamasıdır.

ÖZETLE: Söz söyleme hakkı önlenmiş çocuklara senin hakların var demenin haklarını öğrenmesi için yeterli olduğunu düşünme yanılgısı, büyüklerin hak kavramını kendilerinin bahşettiği bir kavram olarak algılamasıyla ilişkili olduğundan çocuklara bağışlar gibi senin hakkın var demek o çocuğun haklarını öğrenmesi anlamına gelmemektedir.

Büyüklerin ÇOCUK KATILIMI ile ÇOCUK KULLANIMI arasındaki kıl payı farkı anlamamaları da, çocuk haklarını savunma adına büyüklerce yapılan pek çok hatalı tutumdan kaynaklanır.

Kendi hatalarını düzeltmeden çocuğunun hatalarını eğitmeye kalkarak “Be demesene Be” kültürünün yapı taşlarını örenler, aslında hak arama kültürünün kendi rol modellikleriyle oluşacağının ayrımına da varamayanlardır.

Sözlerinin dinlenmediğini söyleyen ebeveynler çocuklarının sözlerini dinlemesini beklemek hakkına sahip değillerdir. Hak arama kültürünü çocuğa kazandırmak sadece sen haklısın demekle değil, haklarını algılatacak davranış modelleriyle oluşuturulur.
Sevgi Özkan


21 Ekim 2014 Salı

Kimin “Makul”ü?
Görüş ayrılığı diye yaşanan pek çok konuda sorun, kavramların farklı kavranmasından doğuyor.
Kavramların farklı eğilim ve niyetleri kapamak için  kendi kavramından uzaklaşması da ayrı bir sorun. 
Özellikle örtülü savunucuların kendi mantığını doğru diye dayatması ise kavramları kavranamaz hale getiriyor.
Özellikle yasalarda kullanılan kavramların taşıdığı belirsizlik, adalet ve hukuk dışı işleyişlere yol açması yönünden son derece sakıncalı.
Son günlerin güvenlikçi yasal düzenlemelerinde kullanılan “makul” kelimesinin akla yatkınlıktan bile öteye sezgiye yatkın olarak anlamlandırılması konuya iyi bir örnek..
Bir durumun gerçekliği açısından akla yatkın olmanın bile yanıltıcı olabileceğini gösteren ve genellikle Aristo mantığı diye nitelendirilen mantıksal yakıştırmalarda “makul şüpheli” nitelendirmesinin suçlanmak için yeterli bir ölçüt gibi sunulması çok sakıncalı.
Kavramlar, kişinin bilgi, mantık ve düşüncesi kadar doğru kavranacağından “makul şüpheli” değerlendirilmesinde takdir konusunun daha baştan yanlış ve haksız uygulamalara yol açacağı belli.
Düzmece suçlarla somut delillerin bile yanıltıcı olabileceği daha yakın zamanda toplum olarak yaşanan pek çok olayda görülmüşken polise, suçlu olduğuna inandığını bu nedenle hürriyetinden alıkoyma yetkisinin verilmesi de büyük hatalara ve polis gücüne dayalı baskı düzenine yol açacağı tartışılmaz.
Bu durumu mantık oyunlarıyla çarpıtıp isabetli gibi görmek ve göstermek bireysel ve kurumsal sorumluluk açısından ağır bir toplumsal suç sayılması gerekmez mi?
Sevgi Özkan