28 Nisan 2014 Pazartesi


KÖTÜ KOPYA ASLINI TEMSİL EDEMEZ Kİ!

“Aslı”nın “taklit”inden doğan yorum farkı karşı görüş olabilir mi?

İki ayrı yaşam tarzı ortaklığı yaşansa da birbirinin karşıtı olmak için bu gruplara ihtiyaç yok. Zira aynı gruptan olanlar da ki özünde ortak benimsemelere sahip olsalar da birbirleriyle kavga ediyorlar. Bu çoğu kez fikirsel ayrılık değil, aynı fikri farklı bilgilenmeye dayalı anlama ve anlamlandırma farkıyla gerçek doğru budur diye  savunmaktan ileri geliyor. Bunda karşısındakinin ne dediğini dinlememek anlamamak tavrının altında kavramsal mutabakat olmaması önemli rol oynuyor.

Çatışmaların çoğu, kavramların farklı ifade edilmesinden doğuyor. Çatışmayı yaratan fikir ayrılığı değil aynı fikrin farklı ifade edilmesinden doğması. Bunun en önemli belirtisi genellikle aynı şeyi söyleyenlerin birbirleriyle kavga etmesi. Bu durum, farklı şeyler söyleyenlerin aynı şeyleri söylemesi kadar doğruları tek taraflı argümanlar üzerinden benimseme çabasıyla ilgili.

En önemli nokta ister aynı fikirde, ister karşı fikirde olsun kimse kimsenin ne dediğini anlamıyor. Karşılıklı konuşurken birbirlerini dinleyip anlayamayanlar gizli kayıtlar üzerinden birbirlerini dinleyip anlamaya çalışmaları işin en trajikomik yanı.

Zıt fikirlerden doğduğu sanılan çatışmaların çoğunda bir fikrin karşısına onun tersini söyleyerek çıkmayı diyalog sanan bir tartışma kültürüne sahibiz.

Temel değerlerin taklidini temel alarak benimseyenlerin aslını yok etme girişimini fikir karşıtlığı sandıran da aslına karşı, taklidinin esas alınmasından oluşan zihinsel çarpıklık. Her iki taraf yatay büyüme içinde birbirine karşıtlık üreterek var olunca, her ikisi yerine birini izlemek yoluyla diğerinin ne olduğunu anlamak yetiyor.

Bu taraftarlık öbeklerinde baskın olan, aslına karşı taklitçilik olunca aslın hükmü yerine taklidin yorumu da egemen oldurulabiliyor.
Kavramsal onay eksikliği, aynı kavramı farklı yorumlarla okumanın yanlışlığı kadar ortak değerlerin yeniden üretimini önleyip taklidin aslın yerine inşa edilmesini ilerleme sanma yanlışından birlikte mağdur olunuyor.
Sevgi Özkan 

 

23 Nisan 2014 Çarşamba


ÇOCUK TOPLUMUN CUMHURİYET ALGISI GELİŞİYOR MU?

Bu yıl 23 Nisan resmi ve toplumsal yönden büyüklerin daha bir dikkat alanına girmiş gibi.

Atatürk’ü anlama ile sahiplenme yarışı birbirine karışmış durumda.

Sandık sonuçlarının sayısal hesaplama cambazlığı yerine bu eğilimin ölçü alınması daha gerçekçi olur.

Yanlış yapıldığı anlaşıldıkça gelecek felaketi önlemek için Cumhuriyeti kuruluşuna dönüp yeniden hizalanmak isteği tak ortak noktaya dönmüş de diyebiliriz ki bu cumhuriyetin inşaasında ne kadar sağlam bir temel atıldığının da ispatıdır.

Cehaletin tüm fikirsel varyasyonları denense de dönüp dolaşıp bu temel üzerinde buluşmanın ihtiyaç haline gelmesi önemli. Kimileri için gizli hedefe ulaştıracak politik bir yatırım veya yapılan hataları örtbas etme maskesi olarak kullanılıyor olsa da, artık bu kadar çarpıtma ve karalamaya, ilerilik diye yapılan onca geriliğe rağmen çağın ruhunun bu temel üzerinden sürdürüleceğini görenler artıyor. Tüm otoriter söylem ve niyetlere ve de günlük tartışmalara hapsedilen dikkatlerin Cumhuriyeti yıkıcı müdahaleleri üstlenen ehliyetsiz mütahitlerin elinden alacak bir bilincin yaygınlaştığı ve kolay kolay alt edilemeyeceği görülüyor. Duygusal tepkilerden öteye geçemeyen bir çocuk toplum olmaktan çıktığımızın işareti çocukların bizden önde gitmeye başlaması gösteriyor.
Sevgi Özkan

21 Nisan 2014 Pazartesi


ÇOCUKLARIN ÖNLENEMEZ ETKİLEŞİMLERİ,

Çocuklar içine doğdukları aile ve toplumun doğal etkileşim alanında büyürler.

Aile ve semt gibi doğal çevrelerinde gözlemledikleri davranış biçimlerin ve değerlerin doğru yanlış örnekleriyle kodlanarak biçimlenirler.

Bu etkenler ve bulundukları yerlerden önlenemez biçimde maruz kaldıkları olaylar ve kitle iletişim araçlarının etkileşimiyle dünyayı tanımaya ve anlamlandırmaya başlarlar.

Bunlar içinde  görsel ve işitsel yönden en etkin olanı medya alanları.

Televizyondan yansıyan ve devamlılık arzeden haber görüntülerinin başında, yapıp ettikleri izleyicilerin dikkat alanına zorla sokulan yönetim başının biz ve bizden olmayanlar ayrımcılığıyla düşmanlık vurgulayan konuşmaları, bağırıp çağırmaları, efelenmeleri geliyor. Herkesi hizaya sokan korkutucu bir figür olarak ailelerde genellikle çekinilen aile babası figürünün yerini alan ve etrafında koşturan kalabalıklarca her yapıp ettiğini marifet haline getirilen bir rol modeli olarak kavratılan bu figürü gözlemleyerek büyüyen nesillerin ileride nasıl bireylere dönüşeceği şimdiden belli.

Öte yandan çeşitli sosyolojik etkenlerle dikkat ve sorumluluk bilinci gereğince gelişmemiş, ortalama aklı ilkokul dördüncü çocuğu seviyesinde olan bir toplumda her gün bir veya birkaç çocuğun görünür görünmez kazalarda yitirilmesi önlenemiyor.

Özünde eğitim amaçlı olması gerekirken, siyasal amaçlı değişimlerle sık sık değiştirilen eğitim sisteminin kaçınılmaz kurbanı olurken bir yandan da “büyükler”in ilişkilerinden yansıyan kavga, dayak, öldürme türü iletişim biçimlerinin tanığı olarak büyüyen, gözleri önünde anne babaları öldürülen, cinsel istismara uğraması ve bunun travması önlenemeyen ve soruşturmaları örtbas edilerek adli soruşturması yeterince yürütülemeyen çocukların yine çok küçük yaştan akıllı aletler çağının etkileşimlerinin esiri olmaları geleceğin nasıl bir yarına dönüşeceği çok düşündürücü.

Davranış ve sorumluluk alanlarında bulunan tüm çocuklardan tüm büyüklerin sorumlu olduğu gerçeği kadar çocukların yaşama, beslenme, barınma ve eğitim gibi temel haklarının sağlanmasında birinci dereceden sorumlu olan devlet yürütücülerinin bu durumun bilincinde olmaları gerekiyor.
Sevgi Özkan

 

5 Nisan 2014 Cumartesi


KİM NEYİ KAZANMIŞ?

 
Belediye seçim sonuçlarının değerlendirilme biçimi zafer ve yenilgi olarak okunup mevcut yönetim güzellemeleri yapılması son derece saçma. Aslında tartışmasız bir sonuç ortaya çıkabilmesi için, toplumun bilgi edinme ve düşünsel yönden gelişmiş bireylerin zihniyetiyle, bunun dışında kalanların dışa vurumu olan sonuçların doğru değerlendirilmesi gerekir. Alınan sonuçların orantısal analizi, “farkında” ve “aymaz” diye nitelenecek iki farklı zihniyetin, olan bitenlerin gerçeğinin farklı okuma ve algılamasından doğan bir bölünmeyi göstermektedir. Aralarında alttan alta sürdürülen bir güçler savaşı olduğu da çeşitli demokratik kitle patlamaları göstermektedir. Bir yanda yüzde kırküç veya kırkdört oranında “aymaz”lar sınıfı diğer yanda toplamı yüzde elliyedi olan “farkında”lar sınıfının kazanma şartlarının baskısız ve güvenli olduğunun yaygın kabul görmesi gerekir.

Bir yanda gerçeği anlama verilerinin kendilerine ulaşması çeşitli güçlerce önlenerek doğrunun doğru algılanması önlenmiş aymaz durumundaki insanların değerlendirmeleri, diğer yanda tüm baskılara karşın olayların ve yönetim davranışlarının takip ederek olan bitenin farkında olanların değerlendirmeleri söz konusu olunca birinin neyi kazandığı öbürünün neyi kaybettiğinin sadece sonuç rakamlarına bakarak doğru okunması da önlenmiş oluyor.

Kazandı sanılan kesimin aslında bir şey kazanmadığı sadece gerçeği doğru algılamasının ertelendiği bir yönetim tutumunda, hem  olan biteni yakından izleyen bir bilinçli kesim, hem de onun baskılanan hakları varken bu yarışmanın eşit olduğunu söylemek mümkün olmayınca kazanan tarafın başarısından söz etmek de anlamsızlaşıyor.

Devletin en yaşamsal görüşmelerini dinleyen bir güçle baş edemeyen ve her başarısızlığı kendi yönetim zafiyeti yerine görünmez ellerin operasyonu olarak mazur gösterme refleksi, aslında başarılı yönetemeyişin itirafı anlamına da gelir. Medya yayınlarında orantısız görünme şartı ve Sosyal medya haberleşmelerine vurulan darbeler gibi demokratik olmayan kısıtlamalarla gidilen seçim sonuçlarının demokratik başarı sayılması için baskı ve bu tek taraflı müdahalelerden uzak bir seçim yapılması gerekir. Aksi halde bu rakamların en doğru değerlendirilmesi, demokratik olmayan bu durumun onaylanması anlamına gelir.

Olan bitenin doğru algılanması önlendiği veya bunu bir ölçü saymadığı için oyunu mevcudun onayı yönünde kullanan“Aymaz”ların verdiği oylar da, geniş parantezde böyle bir değerlendirmeye girer. Seçim sonuçları bir haftadır süren itirazları tatmin etmeyen tutumlar nedeniyle resmi olarak sonlanmıyorsa şimdi görünen haliyle kimin neyi kazandığı ve kazananın başarılı olduğunu söylemek en iyimser yorumla aslında vicdani onay almıyor ve büyük bir kesimin içine sinmiyor da demektir.

Sevgi Özkan

31 Mart 2014 Pazartesi


Resmi sonuç açıklanmadan açıklananlar resmi mi oluyor?

 

Bu kadar tartışmalı bir seçimin sonuçları açıklanmadan atı alıp Üsküdar’a geçenlerin geri dönmek zorunda kalıp kalmayacakları,
yasal ve resmi olarak daha ne kadar ileriye gidip gidemeyecekleri gittikçe daha önem kazanıyor.

Gerçeğin doğrusuna ulaşım olanakları bu kadar baskılanıp, seçim şartları bu kadar engellerle donatılınca seçim sonuçlarını başarı veya başarısızlık saymak yanlış olur.

Tüm devlet gücünü kendi iktidarı için kullanan tek bir adama hapsedilen yönetimde, seçim sonuçlarını demokratik ölçülerle kazanılmış veya kaybedilmiş sanmak aymazlıktır.

Bağımsız olması gereken Yüksek Seçim Kurulu henüz resmi sonuçları açıklamadan İç İşleri Bakanı’nın bu kuruma gitmesi haberi düzenlemelerin ispatı olmuyor mu?

Artık bu tavırlara şaşırılmaması da, bugüne kadar demokratik haklara yapılan müdahalelerin normalize sayılmasında ileri geliyor.  

Zira seçime gidiş süresince ve daha önce iktidarın tüm gücünü kendi lehine bir baskı olarak kullandığı çeşitli örneklerle ispatlandığından seçimin de nasıl tuzaklara hazır olduğu görebilecek durumda olanlarca zaten görülüyordu.

Bağırıp çağıran, hakaret eden, doğruları saklayan veya çarpıtan bir yönetim tutumunu iktidarın kazanması gibi görmek veya onaylamaktan yana yorumlamak toplumsal çöküntünün onaylanması anlamına da gelecektir.

Olan bitenle ilgilenmemeyi ve kavramamayı seçenlerin bunları görmesi zaten mümkün olmadığından siyasi ve demokratik adaba uymayan tavırların ahlaken de onaylanması anlamına gelen bu sonuç henüz ürkütücü sayılmamalı. Zira bu seçimde büyük bir kesimde dışlaşan yurttaşlık bilincinin sandık sayımlarının şaibeli sonucunu önlemeye yetmese de toplumsal ahlakımızın henüz sanıldığı kadar çökmediğini gösteriyor olması tartışılamaz bir doğrudur.
Sevgi Özkan

 

18 Mart 2014 Salı


ÖLÇÜTLERİ OLMAYAN TOPLUM

 
Günden güne politik ve ahlaki doğruların örtüşmediği bir sistemli kötülük ağı oluşmakta.
Toplum ve birey için aynı derecede “iyi” ve “doğru” olan demokratik ölçütlere sahip değiliz. Vicdani tepkileri yok sayan örgütlü baskı ağının politik ahlakı denetleyerek genişlemesini önleyecek benimsenmiş değerlendirme ölçütlerimiz olmadığı yok. Demokratik normları altüst eden karmaşık keyfi düzenlemeler ve liderler üzerinden yürütülen kim haklı çekişmesinde gücü elinde tutanın haklı sayılması bunun ispatı. Demokrasilerin kötü olanlara da yönetim olanağı sağlamasını önleyebilmek için hak, hukuk ve vicdan ölçütlerine sahip bireylere ihtiyaç var. Bu ölçütlerle değerlendirilen politikalar ve politikacılar, aslında yanlış yapmalarını önleyen kendi dışında kararlı bireylerin eleştrilerine ihtiyaç olduğunu herkesten iyi biliyor olmalılar. Aslında yanlış yapılmasını önleyecek güçlerin devre dışı bırakılmasının önlenmesine yönetenlerin yönetilenlerden daha çok ihtiyacı var.
Sevgi Özkan

15 Mart 2014 Cumartesi


İLERİ PERVASIZLIK YÖNETİMİ

Cumhuriyetin bu kadar pervasızca yıpratıldığı tüm kurumların keyfi idarelerle işleyiş düzeninin deforme edildiği olmamıştı. Yeni Türkiye derken eskisini işlemez hale getirenler kendi yaptıklarının içinden kendileri de çıkamıyorlar.

İktidarın baştan çıkarıcı cazibesinin kural tanımaz anlayışlarla yapılanları kitabına uydurmaktan daha çok, yepyeni kitap oluşturan kontrolsüz yönetimi, güçler dengesini tamamen bozdu.

Var olan yasalara zaten uymayanlar, benmerkezci keyfi icraatlarına uyan ve bir torbaya konan düzenlemelerine yasal kılıf uydurmayı adet edindiler.

Uzaktan emirli otomatik oylamalarla tüm bağlantılar bozulunca hiç bir konuda davacı olmanın etkisi ve beklentisi kalmadı.

Toplumun bugününü ve geleceğini biçimleyen bunca yıllık demokrasi deneyimine hiçe sayan düzenlemelere, ileri demokrasi adı takılarak dokunulmazlık kazandırıldı.

"Yüzde kırk dokuz, yüzde elli demektir ,o nedenle ben istediğimi yaparım" antidemokratik anlayışını kaba kuvvet mantığıyla uygulayıp, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran yönetim, "sıkıysa karşı çık" tehditleriyle sürdürülmeye başlandı.

Kendine kayıt şartsız sorgusuz sualsiz uyanların dışında görüş bildiren, eleştiren, beğenmeyen veya susarak protesto edenleri "milletim" şemsiyesinin dışında bırakan bir güç oluşturuldu. Toplumu çeşitli tanımlamalarla bölerek birbirine düşürme girişimi hayret ve esefle izlenirken, gidişin felaketini gören her kesimden insanlar birbirine aman sakin olalım telkinleri yaparak sorumlu davranmaya çalışırken, bunu yapan yönetim karşısına aldıklarını kendi yaptıklarına ses çıkarılmamasını sorumluluk olarak telkin etmeye başladı.

Bu kadar eksilerin bir araya gelmesiyle, insanların her geçen gün artan endişelerini gören yöneticiler, panik halinde her şeye saldırmaya başladı.

Artık seçimlere de güven duyulmayan bu düzen insanlarımızı stres, umutsuz ve güvensizliğe sürüklüyor.

Önce sıkı dost olup sonra kavga etmekle tekrarlanan bu pervasız davranış, bir milletin kaderiyle oynamaya başlayınca "bir kötünün yedi mahalleye zararı dokunur" sözü geliyor akla.

Eninde sonunda iyinin anlamını yeniden inşa edeceğinden kötüler er geç yok olur da, bu kaç nesle mal olur işin can sıkıcı yanı bu.

Sevgi Özkan