6 Kasım 2013 Çarşamba


Yaşam tarzı sınırlarımızı namus bekçileri mi koruyacak?

Kadınların yaşamı üzerinden yürütülen savaşanlarda kadının başını kapatma özgürlüğü(1) ile yetinmeyenler cinsiyet bekçiliğinin sınırlarını genişletiyor.

Bireysel özgürlük derken bireysel tercihlere sınır çekmeyi demokratlık sananlar, kadın bedeninin sınırlarında dolaşmaktan kolayca vazgeçemiyorlar.

Bu iş, devlet gücüyle bekaret kontroluna kadar gideceğe benziyor. Ne yapacağına kendi karar versin diye savunulan özgürlük anlayışı, başını kapatma özgürlüğü (!)yle yetinilmeyip nerede kimle nasıl yaşayacak özgürlüğünün sınırlarını çizmeye doğru yol alıyor.

Kadının namusunu cinsiyetinden öte algılamayan erkekler dünyasının yönetim gücü eline geçirdiğinde onu zaten yaşatmadığını, yaşatırsa da kendi çizdiği sınırlarda yaşamaya zorladığı her gün öldürülen kadın yaşamlarında görülüyor.

Bu mantığın devlet yönetim gücüyle insan hakkı olarak kadının yaşam sınırlarını daraltan uygulamalar, siyasi güçler arası muhafazakarlık yarışına dönmeye başladı.    

Demokrasi üzerinde ileriye giden yolda geriye dönmeye dönüş değil, düşüş deniyor.
Sevgi Özkan

 

4 Kasım 2013 Pazartesi

Erkekler neden karışmamalı
 
Ahmet Hakan, Türban konusuna neden erkekler karışmayacakmış bana anlatsınlar diye sorunca ben de aşağıdaki mektupla anlatmak istedim. 
 
Türban sorununa niye erkekler karışmayacakmış diye dün sorduğunuz için bu konuda durum analizi yapmakla taraf tutmak arasındaki farkı göz önüne almalı diye bir cevapla başlamak istiyorum.
Önemli bir simgeye özellikle dönüştürüldüğü için dönüşen bu konunun etkileşimlerini uzaktan anlamak ile bizzat yaşamak arasındaki farka dikkat etmiyor olmalısınız.
Bu konuda empati yapabilmeniz için eğer Başbakan, bazı Müslüman devlet başkanları gibi milli veya dini kıyafeti dinim gereği, özgür seçimim diye tercih etseydi bu gün geldiği yere gelebilir miydi ve gelirse erkelerin büyük çoğunluğu bu kıyafetin dışında kalmayı tercih edebilir miydi diye sormak istiyorum. O zaman kişisel seçim dediğinizin hangi dinamiklerle yaratıldığını ve bireysel özgürlüğün politik alanlarda nasıl biçimlendiğini daha iyi örneklemiş olurum.
Başı açık olanların etrafını saran bu örtünme baskısı onların alanını daraltınca sizleri birey olarak zorlamayacak bu konuda ahkam kesen erkekler hangi gücünüz veya söyleminizle bunu önleyebileceğinizi veya herkes kendi gibi olsun demeye devam edeceğinizi düşünüyorsunuz.
Sorun, ayrımcılık değil, bireysel tercihlerin çeşitli toplumsal baskılarla gerçekleşmesinin önlenmesinde gerekli özgürlüğün gösterilmesinin engellenmesi sorunu.
Başı örtülülerin eskisine göre çoğaldığını ve bunun bir inanç gereğinden çok inanç modası halinde etkileşim yarattığını hep birlikte yaşayarak görüyoruz. Aksi takdirde daha önce yurdumuzun başı açık kadınları inançsızdı sadece şimdi kadınlar hidayete eriyor dememiz gerekecek.
Örtünmenin artmasında en yakın baskı eşlerin veya aile erkeklerinin işlerinin iyi gitmesi için ölçü yapılır hale gelmesi ve bu anlamda bir sembol olmasından ayrıca kentlere göçle gelen kadınların namusluluğunu ispat kaygısıyla köyünde örtünmediği türde kapanmasından kaynaklandığı bir gerçek.
Yani bir kadının başını örtmesi onun inanç ve kişisel tercihinin dışındaki faktörlerle  de gerçekleştiğini görüyoruz. O zaman birey olma kültürünün yaygınlaşmadığı toplumlarda herkesin bir adamın ağzından çıkan emirlere göre hizalandığı bir yönetimde erkeklerin bu işe karışması da çoğunlukla bu doğrultuda oluyor. Yani çoğunluk durum analizi yapmak için bu konuya değinmiyor. Öte yandan bu baskıları kıramadığı için başının örtmek durumunda kalan kadınlar, bireysel tercihten çok, konumsal zorlamalara uymak zorunda kaldıkları için bunalsalar da seslerini çıkarma olanağına sahip olamıyorlar.
Kısaca mahalle baskısında en önemli dinamiği şu veya bu biçimde erkekler oluşturuyorsa kadının başını örtmesine onların karışmaması çok isabetli olur.
Biz kadınlar azınlıkta kalacak çekişmeler dışında kendi aramızda birbirimizi yadırgamayız ve  küçümsemeyiz ama erkekler bu konuda biçimleyici olması (ki en güzel örnek Emine Erdoğanın ağabeyi tokadıyla örtünmeye başlayıp benimsemesidir) konunun en can alıcı noktasını oluşturuyor.
Tarhan Erdem’in 2010 yılında araştırmacı kimliğiyle örtünme konusunda kamusal alan sınırı kalkarsa hiçbir kadın sokağa başını örtmeden çıkamaz öngörüsü, durum analizi olarak bazı gerçeklerin altını çiziyor. Aynı konuda Şerif Mardin’in mahalle baskısı endişesini de sayabiliriz. Bunlar sosyal bilimsel öngörüler olarak üzerinde düşünülmesi gereken noktalar.
Şu anda bazı sınırlar henüz korunuyorsa da yakında o da kalkınca biz başı açık kadınların var olma savaşını siz yine oturduğunuz yerden kim haklı kim haksız diye inceleyeceksiniz ama biz çok zorlanacağız.  
Toplumumuzda hep sonradan hesap görme ve suçlular yerine o anda ele geçenler üzerinden hesaplaşmayı adalet sanma yanlışlığı yaşandığı için rövanşist tavırlarla davranacakların çoğunlukta olacağı ve toptancı ve rövanşist eğilimlerin vahşi gücüne yenik düşmeyecek bir kamuoyuna sahip olmadığımızı hatırlatmaya gerek var mı bilmem.
Başı kapalılık veya açıklık kadınların kendi seçimi olmasına biz de çok çalıştık ama gelinen yerde denge tüm kadınların aynı formata girmesi ve egemen formatın başı kapalılık olması doğrultusunda ilerleniyor.
Başını aynı anda örtme kararı alan AKP'li milletvekillerinin ilk gün üç kişiyken beş kişi olmaları daha sonra başı açık tek bir milletvekili kalmayana kadar gideceğe benziyor.
İstanbul Belediye başkanlığı yapmış Ali Müfit Gürtuna’nın eşi sonradan kafasını açarak kendi istediği özgürlüğe kavuşmuştu. Ama bugün eğer isteseler Emine hanım ve Hayrünisa hanım kişisel olarak başlarını açabilme şansına sahipler mi acaba?
Neden değiller? Başı açık olmak dinsiz olmak anlamında yorumlandığı için mi?
O zaman bu baskının ağırlığını arttırmak herkesin başını örteceği ve açacağı yere zorlanmak olmamalı.
Bu durum da, asla dinsel tercih ve özgürlükle alakalı bir gelişme göstermiyor.
Şu anda gidiş herkesin birlikte yaşayacağı bir düzenden çok gücü eline geçirenin kurallarıyla yaşanacağı bir düzene doğru daha hızlı bir kayışı işaretliyor.
O nedenle normalleşme şartına siz erkekler ve ölçüleri ve de politik stratejiler karışmamalı.
 
 
 
Sevgi Özkan 
 
 
 
 
 
 
 
 



28 Ekim 2013 Pazartesi


ŞANSIN VARSA BİLİRSİN EĞİTİMİ

Okullarda sözlü sınav kalkıyor, yerine performans değerlendirmesi konuyormuş.

Performansların neye göre ölçüleceği önemli bir konu.

Sözlü sınavlar biraz da okuduğunu anlayıp ifade etmeyi ölçümlediğinden bu konuda zaten geride kalan çocuklarımızın daha da gerileyeceğini söyleyebiliriz. Uluslararası akranlarına kıyasla okuduğunu anlamakta gerilerde kaldığı PİSA gibi karşılaştırmalı ölçümlerle ortaya çıkan orta öğrenim öğrencilerimizin, ifade yeteneği de iyice körelecek demektir.

Ders çalışma ve bilgilenme zincirinde bilgiyle ilişkisi kesip yapıştırma pratiğinden öteye geçmeyen öğrencilerin performansı nasıl ölçülecek?

Sınavda kopya çekme çabası başlı başına bir performans olduğuna göre başarı, yıldızlı kopyacılık olarak mı değerlendirilecek.

Toplumumuzda konuşma yoluyla iletişim kurma becerisinin büyük oranda sövme ve dövme becerisiyle yer değiştirdiği ve okuduğunu anlamak şöyle dursun kendisiyle aynı şeyi söylediğini bile anlamadan karşısındakiyle kavga edenlerin rol modeli ve egemen olduğu görülürken, ifade ve iletişim yönünden performans ölçümü de en iyi söven ve dövene mi verilecek acaba?

Ezbere dayalı, test ölçümlü bilgilenme sisteminde eğitilen nesillerin bilgi ile ilişkisinin nasıl olduğu, bilgi ölçmeden genellikle para kazanma niyetiyle katılınan TV yarışmalarında, aslında bilgi kadar düşünme ve muhakeme yeteneği üzerinden de gayet açık görülmekte.

Bilmemenin şansla telafi edilmesi, bilginin devamlı öğrenme isteyen bir performans olduğunu da unutturmakta. Şansı olan biliyor değil kazanıyor sonucunu bilmeden kazanmaya soyunmanın da pek ala geçerli olduğunu yaşamın diğer alanları gibi buradan da gençlere
gösteriyoruz.

Sevgi Özkan  

23 Ekim 2013 Çarşamba

Cevabını Öğrendiğin Soruyu Hatırlama Başarısı!
Google çağında bilgiyi bilen değil düşünen insana ihtiyaç var.
Genel kültür bilgilerinin bilgi yarışmalarıyla eğlencelik hale gelmesi bu yarışmalara yönelimi arttırıyor.
Çoğunluğunu test kültürüyle büyüyen ve merkezi eleme sınavlarında yüksek puanlarla ünlü üniversitelere giden veya mezun olanların oluşturduğu bu yarışmacılar tüm bilgi sermayelerini paraya çevirmeye çalışıyorlar. Bilmekten çok, çoktan seçmeli test kültürünün kazandırdığı becerilerle bilgiye ulaşmaya yatkın olsalar da çok önemli ve temel bilgilerdeki şaşırtıcı bilgisizlikleri şaşırtıcı.
Katılımcıların büyük çoğunluğunun para kazanma amacıyla yönlendikleri bu yarışmalarda aslında bilgi değil hatırlama becerileri yarışıyor. Bilmek için atıp tutma denemelerinde tutturmanın bilgiden çok şans faktörüyle açıklanarak avunulması olayın hangi şartlarda kotarıldığını da gösteriyor
Yenilerde büyük bir parasal hedefle sunulan ve  cevaplarıyla kitap halinde yayınlanmış onbin soruyu hatmedenler üzerinden gerçekleşen bilgi yarışması tam da bu durumu yansıtıyor.
Test çözerek defalarca öğrendikleri soruların süreli zamanda cevaplanmasına alışan nesiller, önceden cevaplarını öğrenecekleri ve ana sermaye olarak kullanıp para kazanacakları bilgileri bilmeye talip oluyorlar.
Ortaya bilgiyi bilmekten daha çok cevabını öğrendiğin bir soruyu belli sürede hatırlamakla ilgili bir beceri çıktığından konunun bilgi sahibi olmakla alakası iyice tartışılır hale geliyor.
Ezber ve test kültürleriyle büyüyen ve uluslararası ölçümlerde okuduğunu anlamamak üzerinden derece yapan nesillerin bu yarışmalardaki başarıları neyin başarı olduğunu düşündürüyor.
Eğitim yaşamları boyunca test çözme için deshanelerine harcanan paranın geriye alınmasından doğan bir kazancın söz konusu olduğu ndan bu tür yarışmaların izleme ve katılma yatkınlığı gösterenlerin büyük bölümünde bu bilgilere sahip olma isteği oluşturması belki de bu yarışmaların tartışılmayan yegane olumlu yanı.
Önemli olan para kazanmak için bilgi edinmenin bilgi çağının gerekli kıldığı bilgiyle karıştırılmaması. Zira bilginin insan zihninin inşasındaki önemini kenara iten bu tür bilgili olma hevesi, insanların ansiklopedik bilgiye bir tıkla ulaştıkları günümüzde düşünme üretme açısından bilgilenmenin önüne geçmemeli
Okuyan insan para etmez yargısını bilgi alıp satma kulvarı üzerinden paraya çeviren bu yarışmalara bilme merakını dürtmesi açısından yine de razıyız.
Sevgi Özkan (Sosyolog)

 

18 Ekim 2013 Cuma


KÖRLÜK TRENDİ

 

Cephesel düşmanlıklarda sorun, yanlış kişileri düşman algılamaktan çıkıyor. Vitrindeki sanıp içerden satın aldığının yanlış mal olması gibi.

Bu satış hilesi aslında algılardaki toptancılık gerçeğine dayanıyor.

Sunum hileleri görülene kadar satış çoktan gerçekleşince eldeki yanlış mal çoktan suçluya dönüştürülmüş oluyor. Eski Askeri darbelere kızıp toptan karalama gözlüklerinin kurbanı olanların masumluğu nedense görmezden gelinebiliyor. Moda halinde benimsenen CHP düşmanlığı ve eleştirisinde yapılanlar da, aynı kara gözlük körlüğünü yansıtıyor. Yıllar öncesi bugüne daha dün olmuş gibi taşınıp eldeki zanlıların suçluluk delili olarak kullanılınca kendi düzmecelerine kendileri inananların dünyasında hak ve adalet aramanın anlamı kalmıyor.
Gerçekleri görmeme modası yaygınlaştıkça, suçlu ararken tosladığı herkesi gerçek düşmanı sananlar da rahat rahat kendilerini doğru sanmaya devam ediyorlar.
Gafletin böylesi, körlük modasını trend haline getiriyor.
Sevgi Özkan

13 Ekim 2013 Pazar


Su Samurları kadar bağlı değiliz birbirimize.

Su samuruyla ilgili bir şey duysam şaşırırım.

Su üstünde arkası üstü yatarak göğsünün üstüne koyduğu bir yassı taş üzerinde deniz kestanesini başka bir taşla kırarak yemelerinden, annelerine düşkün olmalarına kadar pek çok hasletle donanımlı bu sempatik yaratıkların, son olarak suda birbirlerinden kopmamak için el ele tutuşarak uyuduklarını öğrendiğimde yine öyle oldu.

Suyun akıntısına karşı uyurken birbirlerinden kopmamak için el ele tutuşmaları çok hoş.

Belki annelerine bağlılıkları da buradan geliyordur. Eski bir dostumuzdan su samurları bile annelerinden bizden önce ayrılıyorlar dediğini hiç unutmama ve hala komik gelir. Gerçekten de annelerinden kopabilme becerisi canlılar açısından önemli bir ölçü olabilir.

Bağlılık ve el ele verme yönünden bırakın uyurken insanlar artık ayakta ve uyanıkken bile beceremiyorlar sanki.

Bu sevimli canlıların ömürleri de on iki yılmış. Böyle değerlendirilmiş on iki yıl, iyi yaşanmış uzun bir ömre de bedel sayılır.

Sevgi Özkan  

4 Ekim 2013 Cuma


BARIŞ ZAMANI “İLİŞTİRİLMİŞ”LERİ (!)

 

Savaş zamanı orduyla hareket ederek bir çeşit kendi cephesine kendi propogandasını yaptırdığı gazetecilere Türkçe karşılığıyla iliştirilmiş gazeteci deniyor. Körfez savaşı gibi yakın geçmiş çatışmalarında batıda etik yönden uzun süre tartışılan bu konu, içinde yaşadığımız barış(!)zamanında da farklı biçimlerde sürdürülüyor.

Toplumumuzda yönetimle bir bölüm halk arasındaki paradigma savaşımlarına “yandaş medya” yaratımıyla yeterli verim sağlanamadığı ve karşı düşüncenin açıkca yok edilemediğini gören yönetim, kendi propogandistini “iliştirilme” yoluyla karşı tarafa katarak sonuç almaya çalışıyor.

Karşılarındaki gazetelerden türlü baskılarla uzaklaştırmaya çalışılan etkili kalem veya yöneticilerin yerine kendi zihniyet temsilcilerini yerleştirerek muhalif zihniyetin etkisini azaltmaya kalkanlar, barış zamanının “iliştirilmiş”leriyle sonuç alma politikasını benimsemiş gibiler.

TV program ve haberleri kadar yazılı basında da yorum ve fikirleriyle ters düşen ünlü köşe yazarları şu veya bu biçimde yaşanan bu zihniyet savaşının dışına itilmeye başlandı. Tam yok edilemeyenlerin yanına da, hükümet komiseri niteliğinde kendi zihniyet kollayıcılarını iliştirterek sorunu çözmeye çalışıyor.

Yazılı basını internetten takip edenlerce pek farkına varılmasa da, sayfa düzeni açısından okuyucunun gözüne batan bu durum, son derece rahatsız edici.

Yıllardır bu sayfaların takipçisi olanların ellerine aldıkları gazetede bakmaya alıştıkları yerlerde ve biçimde okumaya alıştığı yazarı bulamamaları, huzursuzluğun yanı sıra daha çok arayıp bulma isteği  yaratıyor. Yani yazara dönük dikkatin etkisini azaltmak yerine iyice kıymete bindiriyor.

Toplumsal ortalama akıl ve vicdanın bir çeşit maestorosu sayılma niteliğini yıllardır kimseye kaptırmayan Hürriyet gibi bir gazetede baş yazar sayılan kalemin sayfa kenarına iliştirilen sözüm onu karşıt görüşlü yazarı görmek zorunluluğu, okuyucuda seçme özgürlüğüne müdahale duygusu oluştursa da neyse ki okumama özgürlüğü hala geçerli. Hiç kimseye bir yazarı zorla okutmak ve benimsetmek mümkün olmuyor. Yeni başlayan okuyucular da durumu kısa sürede kavrıyorlar.
Sevgi Özkan