30 Eylül 2012 Pazar

Yeni İnsan! Arayı Açıyor


İletişim teknolojilerinin yönettiği bir dünyada bu teknik gelişmelere karşı insani gelişmeler de ilerleyeceğine geriliyor gibi.

Ya da doğasal ve toplumsal yönden gittikçe vahşileşen bir dünyada oluşan yeni insani sorunları ele almak henüz lüks kaçıyorsa da geleceği onlar belirleyeceği için üzerinde düşünmek gerekiyor.

Buna karşın, gittikçe aynı şartlara tabii olmaya başlayan insanların ve toplumların kurgusal uzay filmlerinde örneklenen bir koloni haline geleceğini düşündüren işaretler artıyor. 
Toplumsal gelişmişlik seviyesi ne olursa olsun insanların çağın ortak problemlerinde ortak çözümleri benimseyeceğinin kaçınılmazlığıyla, beklenmedik bir eşitlenme yaanıyor gibi.
Neredeyse vücutlara monte edilmiş ve bireyi her an dünyadan haberdar eden bir açık kanal haline dönüşen akıllı iletişim araçlarıyla yaşayan yeni bir insan türü söz konusu.

Bu bağlantıların sağladığı twitter benzeri herkese açık tartışma alanlarıyla lafa laf kültürünü pekiştiren bir “boş” doluluk giderek her şeyin önüne geçen bir uğraşa dönüşüyor.

Bu çok uyaranlı kodlanmaların, beklenin aksine insana ve topluma dair ortak değerleri geliştirmekten çok sersemleştirip değiştirmesi ve yerine aynı hızla yenilerinin konulmaması yepyeni sorunlar yaratıyor.

Örneğin güvenlik kaygısıyla insanların bireysel özgürlük ve inisiyatif hakkının sorgulanmasına yol açan gelişmeler, farklı kutsallık kavramlarını da karşıkarşıya getiriyor. Veya bunların geçer akçe stratejik "kargaşa" inşasında kullanılmasının önemini ortaya çıkıyor.

Bugünü anlamak için tarihe bakanların, son otuz -yılda iyice farklılaşan insan toplumlarıını iyi mukayese etmesi gerekiyor.

Kullandığı teknik her gün gelişen insanın, eskiye göre daha zeki olduğu söylenebilirse de eskiye göre daha çok düşündüğü ve akıllı olduğu tartışılır. Çünkü gidişe hükmetme yeteneğinin sanılanın tersine insanların elinden iyice çıktığı görülüyor.

Tekniğin kölesi olan pek çok birey, elindekilerle oynarken pek çok şeyi kaybettiğini fark etmiyor, edenler de, bir şey yapamayacaklarını anlayıp, gidişatı endişeyle izliyorlar. Ta ki, yeni bir ileti onlara ulaşıncaya kadar.


Sevgi Özkan

29 Eylül 2012 Cumartesi

Dikkat Taksim Meydanı İçin Korkulanlar gerçekleşiyor.

Kaç neslin hafızasına kodlanan TAKSİM Meydanı elden gidiyor.
Uzun karşı çıkışlara rağmen trafiğe çözüm diye yararsız bir girişimle yayalaştırmaya kalkılan proje ihalesinin tamamlandığıve ilk alt geçit için kazılara hemen başlanacağını öğreniyoruz. İkdidar partisinin kongresine çevrildiği şu günlerin, böyle bir başlangıç için ne kadar uygun olduğu, böyle tartışmalı dayatmaların hep böyle dikkat toplayan büyük gürültüler sırasında gerçekleştiği toplumsal belleğimizde kayıtlı olduğundan hemen bu ara işe koyulunacağı belli.
İstanbul yerlileri için Taksim’i, Taksim olmaktan çıkaracak bu yeni düzenlemeyle ulaşılacak Topçu kışlasının zaman tünelinde ne kadar geri gittiğimizi algılatacağı belli de ,nasıl dönüleceği belli değil. Aşılama nostaljilerle halkı oyalamaya kalkan rantsal dönüşümlerle, bir türlü yakalayamadığımız “ileri”ye böyle mi ulaşılacak? Konuya hakim olan mimarlar bu büyüklükte boş alanların yayaları ayrılmasının bir yararı olmadığının çoktan anlaşıldığınu söylüyorlar. Mehter yürüyüşü gibi iki ileri bir geri gidişlerle "ilerleme" bu nedenle uzun sürüyor.
 
Sevgi Özkan

27 Eylül 2012 Perşembe


Aslında Paradigmalar Çatışıyor.

 

Doğu ve Batı, kendilerini birbirinin ötekisi olarak nitelendiren iki farklı temel paradigma olarak, pek çok alanda çatışabiliyor.
En büyük çatışmaların dinsel aidiyetler üzerinden patlak vermesinde doğulu tepkisinin duygusal, batılı tepkisinin fikirsel olarak dışa vurma eğilimi belirliyor. Farklı inanç ve ifade özgürlüğü anlayışına sahip bu iki kültürel bloğun, saygı ve hakaret algısı da farklı olduğundan, doğulunun kutsalı olan dinsel hassasiyet, diğerinin kutsalı olan düşünce özgürlüğü kavramının karşısına dikiliyor.
Bu temel anlayış ve davranış farklılığının karşılıklı olarak yeterince algılanmaması kanlı ve ölümcül çatışmalara dönüşüyor. Kendi dinine dönük alay, eleştiri veya karalama girişimlerini saldırganlıkla protesto etmeye kalkarak karşı tarafı haklı çıkaran bu vahşi tepkiler dinlere saygı olmaktan çıkıyor. Kendi dinine de eleştirme hakkını ifade özgürlüğü sayanlar da diğerlerinden aynı tavrı beklemekte kendilerini haklı sayıyorlar. Çoğunlukla inançlara saygı ve ifade özgürlüğünü aşan böyle girişimler ve karşı saldırıların, tsunami dalgaları gibi geniş kitlelere yayılması önlenemiyor.

Daha önemlisi bu karşı karşıya gelişin bazı güçlerce kışkırtıcı olarak kullanılması, sonunda her iki tarafta toplu kin ve nefret birikimleri oluşturuyor.

Müslüman Peygamberini aşağılayan film ve sonraki gelişmelerde ortaya çıkan bu durum, birbirinin değer ve kutsallarına saygı isteğinden öte, pekçok nedenle birikmiş düşmanlıkların dışa vurulmasına yol açıyor.

Doğululuk parantezinde şekillenen, dinine peygamberine saldırıldığı düşüncesiyle Müslümanlık aidiyeti üzerinden gelişen karşı saldırı, çoğu Hırıstiyan ve Müslümanlarca kutsallara saygısızlık olarak eleştirilse de, genellikle eğitimsiz ve radikal dincilerce bir din savaşına dönüştürülmesi hem batının, hem doğunun ortak sorunu haline geliyor.
Toptancı bakışlarla İslam’ı saldırgan olarak niteleyenleri haklı çıkaracak biçimde kendini başkaca ifade edemeyen bu vahşi öfkenin, katilsin diyeni öldürerek öyle olmadığını göstermeye kalkma çelişkisi, müslümanlık adına olumsuzluk yaratırken aynı zamanda cahil radikallerin elinden dinlerini kurtarmaya yöneltiyor. Aynı zamanda tarafların "kutsal" kavramının birbirinden ne kadar farklı olabileceğini algılamalarına yol açıyor.

Medeniyetler çatışmasından çok, gösterilen tepkiler üzerinden medeniyetler karşılaşması ve Müslümanlık / Hıristiyanlık’tan daha çok, doğululuk / batılılık olarak biçimlenen bu kavramsal çekişmeler, sonunda farklı kutsallara saygıda buluşup tarafların birbirini anlaması gerektiğini herkeslere gösteriyor.
Tarafların bu kışkırtıcı girişimlerin, en ufak bir sataşmayla alevlenen bu "medeniyet çatışmaları"nın, giderek farklı kültürlerin farklı algıları üzerinden gelişen anlaşmazlıklar için karşılıklı bir kültürel çeviri gerektiği bilincine ulaştırabilecek.

 

Sevgi Özkan

 

 

1 Eylül 2012 Cumartesi

Koyunların Yanlışlığı !
 
Her yanlış ve düşüncesiz hareketin topluca benimsenip adet hatta görenek haline getirildiği bir toplum düzeninde yaşıyoruz.

Bilgisizlik yanlış yaptırır ama bireysel sorumluluğun  ve aklın gelişmemesi de hataya ve kendini hep haklı görmeye yol açar.

Mesela sıkışık otoyollarda emniyet şeridinden gitmeyi akıl ettikleri halde gitmeyerek yolun akışını sağlarlar. Sivri akıllı bir işgüzar, herkesin bakışları arasında emniyet şeridinden gitmeye kalkarak bu uyumu bozana kadar süren bu kurala uyma refleksi yerini kaosa bırakır. Kendilerini akıllı sanan açıkgözler, kurallara uyanların yüzüne bakmadan yanlarından hızla geçip giderler.

Yaşamın öyle çok alanında oluşan kural bozuculuk olunca yanlışlar da neredeyse “doğru” yerine geçer ve kurala uyanlar, kural bozucular tarafından oyun bozan bile ilan edilirler.

Aklının bireysel gelişimiyle doğru ve yanlış ayrımını yapabilen, sürü içgüdüsüne kapılmayanların azınlıkta kaldığı bir düzende, “hatalı” davranma cinliği de akıllılık yerine geçiverir.

Bir tanesi uçurumdan atlayınca diğerleri de artarda atlayan koyunların iç güdüsel motivasyonu gibi “bireysel”leşememiş insanlar da, “yanlış”a gözü kapalı katılarak, düzenin bozukluklarına katkı yaparlar. .
Bu o kadar böyledir ki, yaptığınız yanlış değil mi diye sorgulandıkları zaman verebilecekleri en doğru cevap, “yapmamamız gerekir ama yapıyoruz” diye düşünce dışı davrandığını gösterirler.
Bu yarım özeleştiriyle kendilerini kurtarmaya alışınca da, hatalı davranmaktan kaçınmak yerine, yakalanmadan yapmayı sürdürmeye, yakalanınca da böyle itiraflarla durumu kurtararak düzen bozukluğuna katkı sağlamaya devam ederler.

Böyle otokontrolsüzler için, düzeninin yönetiminden sorumlu olmak bile bu davranışı önleyici olmaz.

Sorumlu makamda otursalar da kural çiğnemekten kaçınmayıp kendi statülerinin ayrıcalığına sığınan böyle tipler, açıklarının yakalanmamasını da kural dışı uygulamalarla kapatmaya, “Balık baştan kokar” sözüyle gelen eleştirileri de sen benim kim olduğumu biliyor musun tehdidi ile savmaktan hiç geri kalmazlar.
Sonunda gelişmiş aklın. gelişmemiş akla yenik düştüğü bu düzen. böyle devam eder.
 
Sevgi Özkan 

30 Ağustos 2012 Perşembe


Düşünceni denetle, yoksa yanarsın.

Son günlerin insani gelişmeyi ilgilendiren en önemli haberi, düşüncelerin beyindeyken saptanmasıydı. Bilgisayarlar gibi insan beyni de 'hack'lenecekti.

Beynimizdeki kişisel bilgilerin saptanıp, çalınması benim fikrim, benim buluşum iddiasını tartışılır hale getireceği için henüz hallettik derken yeni tür fikir ve düşünce hırsızlığı ve telif sorunuyla karşı karşıyayız demektir.

İşleyişi çoktan kopyalanan insan beyninin robotik sistemlerin geliştirilmesinden böyle olanakların çıkacağı belliydi ama fütüristik bir kavrayışla daha çok zaman var diye önemsenmemişti.

Zaten son yıllarda ileride olacak diye endişe etmediğimiz öyle şeyler hızla oluşmaya ve yaşamlarımızı yönlendirmeye başladı ki, değil endişe duymak, şaşırtmıyor bile.

Fikirlerinin çalındığını bilmeden kendinin sandığı bir değere rastlayanların ne yapacağım diye düşünme zamanı geldi çattı demektir. Beynindekileri kaptırmaktan çok kimin kaptığını ve başına neler geleceğini bilmemek zor.

Artık düşünen insanların suça dönüşebilecek özel zihinsel birikimleri nedeniyle suçlanma ve tutuklanma olasılığı da artıyor demektir.

Gerçi ülkemizde son dönemlerde aklından geçirme türü savların adli suçlama ve mahkemelerde delil gibi kullanılması mümkün olurken bunun ispatlanması için bu yola başvurulması da bilimsel veri yerine geçebilecektir. Hatta bu gelişmenin bizdeki bu uygulamalardan örneklendiği iddiası bile yaygınlaşacaktır.

Gerekçeli kararlarda aklından geçirme suçuna artık daha çok ceza verilebilir. Şimdiden akıllı olup düşüncelerimizi denetlemeliyiz. Maazallah gerisi çok karışık. Düşünme suçu esas şimdi başlıyor.
Allah aklımı korusun demenin tam sırası.

Sevgi Özkan

8 Ağustos 2012 Çarşamba


MERAK TERBİYESİ!



Merak, insanın bilme ve öğrenmesinde önemli motivasyon sağlayan bir duygu olarak bilimsel pek çok araştırma ve buluşta önemli rol oynuyor

Toplumun merak kültürü, yaygın olarak benimsenen değerleri ve merak türlerinden oluşuyor.
Toplumda var olan merak türleri de, bireylerin entelektüel kapasitesi ve beyinsel kodlanmasıyla  biçimleniyor.


Mesela son günlerin insanlık için önemli bir merak konusu olan Mars’a indirilen MERAK’ı merak etmek, bilimsel merak açısından önemli bir gösterge. Toplumsal gündemi olmayan bilimsel merakı iyice yok eden acil sorunlarla dolu olan ülkemizde kaç kişi bu konuyu merak edebilecek bir durumda acaba?

Ciddi sorunlar yerine bireysel mahremiyetlere dönük merak giderme ve oluşturma açısından da tatmin aracı olarak insan ilişkilerinin önemli bir vazgeçilmezi olan dedikodu, özünde terbiye edilmemiş ve bilimsel olmayan bir meraka dayanıyor.

Dedikodunun özünde kişinin öğrendiğine kendi ekledikleriyle büyüyerek gerçeğinden kopan bir malzeme tüketimi söz konusu.

Yol açtığı pek çok yanlışlık ve çatışma nedeniyle kınansa da dedikodu insanların vazgeçemedikleri bir davranış açığı olarak gerçeği ve gerçeği algılama yeteneğini farklılaştırırken aynı zamanda komplo teorilerine yatkınlığı da arttırıyor gibi.

Bireysel hak ve hukukun gelişmediği toplumlarda özel yaşama dönük merak ve karışmalarla, insan mahremiyetinin ihlal edilmesi önlenemiyor.

Merak olgusunu başkalarının yaşamlarına dönük kısır küçük ve önemsiz noktalardan daha düşünsel ve bilimsel yönlere geliştiren insanlar, zaten merak terbiyesi kazanmış ve gelişmiş kişiler olarak başka biçimde var olmayı beceremezler.

Bireysel mahremiyet bilinci gelişenler, başkalarında neyi merak etmesi gerektiğini de denetleyebilen, kendileri kadar başkasının özeline de saygı duyulmasını gelişmişlik olarak kazanmış ve kollamış bireylerdir.

Basit içgüdülerden, düşünce ve bilgi ile yaşama gelişmişliğine evrilen akılların merak türleri ve kaliteleri çok farklılaşacağından böyle bireylere sahip toplumlar da bireysel hak kültürü açısından daha gelişmiş olurlar.

Bireylere merak terbiyesi, küçük yaşlarından itibaren çevresi ve toplum tarafından kazandırılması gereken önemli bir gelişim basamağıdır. Bu nedenle içgüdüsel merak duygusu, insanların toplumsal gelişimi yönünden çocukluktan başlayarak terbiye edilmesi gerekir.

Ülkemizde olan biten her şey dedikodu seviyesinde bir merak, toptancı değerlendirme ve yakıştırmalarla ele alındığından gerçeği doğru algılama ve olan biteni doğru okuma merakı merakı gelişmiyor.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

FENA HALDE GERÇEK

Öyle günler yaşıyoruz ki kişisel romantizmlerimizle kendimizi dışına itemeyeceğimiz kadar önemli sorunlarla, her yandan sarılmış gibiyiz.

Bir yanda savaşa sürükleniyoruz hissi veren dış politika açmazları,

Öte yandan olan biteni farklı argümanlarla okuma ve yorumlama farklılığından doğan kamplaşmalar.

Eleştirel sorgulamalar, herkesin kendi bilgi ve hassasiyetine uygun olarak birilerini mimlediği mikro cepheleşmeler ve cepheleri bölmeye başlayan farklılaşmalar artıyor.

Her gün yadırganmadan bakılan cenaze ilanlarına dönen özellikle kadına dönük şiddet olayları.

Her türlü tehlikeye maruz kalan ve bu olguların şahitliğinde büyüyen çocukların ve toplumun geleceğini şimdiden belirleyen bitmez tükenmez travmalar.

Eğitimin tüm safhalarında her çocuk ve gencin kaçınılmaz olarak en az bir kez deneme objesi ve yaz boz tahtasına dönüştüğü uygulamalar.

Görev kusurlarına karşın belli bir anlayış cephesinde gedik açmamak için ısrarla yerlerinde tutulup hatta terfi edilmeyi sağlayan ve kusur işleyen mükafatlandırılır algısına yol açan bir sicil! sistemi

Yargısal güvensizliğe yol açan hukuk uygulamalarından doğan bireysel cezalandırma girişimlerindeki artış.

Suçluyla, zanlı farkını yok sayan uygulamalar ve bundan doğan mağduriyetleri giderme yerine, nitelikli katillerle, başkaldıranları eşitlemeye dönük bir ceza ve af mantığı.

Düşüncelerin mantıki bütünlüğünü bozan ve davranışları etkileyen bu kaotik değerler ortamında nasıl düşüneceği ve ne yapacağına karar veremeyen insanlar.
Var olan yasalara uyulmadığını gösteren uygulamalara çare olarak yeni yasalar yapmayı hedefleyen bir mantık oyalamacılığı içinde normları kaybolan ve yenileri oluşmayan bir topluma dönüşüyoruz. 

Herkes her şeyden şöyle veya böyle nasibini aldığı için tek başına kimsenin haklı olması da artık bir anlam ifade etmiyor

Böyle olsun diye mi yapıldığı bilinmese de, sonucu böyle olan bir takım düzenlemelerin sadece mimlenenleri değil tüm toplum yaşamını fena halde etkilediği ve kimsenin dışında kalamayacağı bir toplumsal gerçeklik içinde yaşıyoruz.

Sevgi Özkan

.