6 Şubat 2012 Pazartesi

MEYDAN KİMLERE KALIYOR?


Taksim Meydanının yeni halinin temsili resmi bilgisayar oyununa fon olacak cinsten.
Karo taşlarda siyah noktalar insanları işaretliyor. Araba yok ama Gezi Parkı da yok.

Güzelim Gezi parkının üzerine Selimiye kışlası kondurulmuş sanki. Kuleleri eksik.
İçinde asker de yok ama 1930 da yıkılan eskisini anımsatsın diye adı Topçu Kışlası. Yapılacak olanın ne olacağı belli oluyor da tüm değerlerin topa tutulduğunu sembolize ettiği için bu adın verilmesi uygun düşüyor.
Park, Kışlanın içinde ağaçlı bir avlu gibi kalacakmış.
AKM de daha ne istiyorsunuz anlamına ve de işin bonbonu pardon, bonusu olarak
yerinde kalıyor. 
Belli ki muhafazakarız diye kendi rütbelerini kendileri takanlar, muhafazakarlığı da eskiyi muhafaza etmekten çoktan çıkarmışlar. Yenilik adıyla yapılanlar da, eskiyi korumak adına, olmayan eskiyi hedefleyip yeniye kılıf olarak kullanılıyor.

İstanbul’un depreme hazırlanması yolunda önemli sorumlulukları bulunanların bu tür girişimlerle uğraşmalarından ve tüm değerlerin altının oyulmasının yenilik adına sunulmasından bir İstanbullu olarak rahatsızım. Taksim yayalara bırakılacakmış da yaya böyle bir Taksim!de ne yapacak acaba?

Sevgi Özkan

4 Şubat 2012 Cumartesi

ÖRNEK DEMOKRASİ!

Yapılan araştırmalardan yansıyan değerlendirmelere göre Arap Baharında örnek olmuşuz.
Demokrasimizi beğenmiyoruz.
Ama demokrasi deneyimi olmayan toplumlara örnek olduğumuzu söyleyen çalışmalar, bulunduğumuz yeri bize sorgulatıyor.
Olmayana göre bizdeki demokrasi iyi görünüyor da olabilir.
Veya onlar bizi tam tanımıyor olabilirler.
Son şık da hepimizin gerçek demokrasiyi tam yaşatamadığımız için bilmiyor olmamız.
Demokrasi, yaşayan bir toplumsal olgu olarak bugün kendi yanlışlarını gösterme fırsatı sunsa da, bunu değerlendirenlerin demokratlık ölçüsünün ne olduğu önemli.
Demokrasiyi seçim yapmak ve serbest seçme şansı ve söz söyleme düzeni sanmakla, yaşamak arasındaki farka sıkışmış gibiyiz.
Demokrasi var diye serbest fikir beyan etmeyi demokratik katılım sanan pek çok insan bazı yaptırımlara uğramaya başlayınca demokrasi algısı değişmeye başladı.
Bu da fikir beyan etmek yerine oto kontrol geliştirerek mümkünse, fikir oluşturmamayı yeğlemek gibi bu yolla olabilecek tehlikelerden korunmaya dönüşüyor.
O da toplu susuş veya aykırı davranmama, boyun eğme kültürünü geliştiriyor.
Demokrasi bu yolla gelişir mi?
Nesillere bu yolla demokrasi kültürü aşılamak mümkün mü?
Yoksa demokrasi demek bu yolda mücadele verebilme olanağı mıdır?
Şimdilik hepsini soru olarak işaretlemeliyiz galiba.

Sevgi Özkan

1 Şubat 2012 Çarşamba

RADİKAL GAZETESİNDE YAYINLANAN ORTAK İMZALI YAZI.


0-18 Medya grubu olarak Çocuk Hakları kavramları üzerinden ortak algı oluşturma çalışmalarımızın KATILIM kavramından sonra ikincisi olarak dört imza üzerinden ele aldığımızÇocuk İstismarı da Radikal de yayınlandı.
Sevgi Özkan
 




Çocuk istismarı ve zorunlu din dersi
01/02/2012 2:00
Yazı Boyutu
Duygusal istismara yol açan şey, bireysel inanma özgürlüğüne yer vermeyen uygulamalardır. 'Zorunlu din eğitimi' adıyla eğitim istismarının ele alınma biçimi, bu noktayı önlemez.

Çocuk istismarı nedir?
SEVGİ ÖZKAN (Sosyolog)
Kavram, geniş bir içeriğe sahip olsa da zihinlerdeki genel çağrışımı, çocuğun cinsel istismarına hapsolur. Kısaca ‘çocuğun çocukluk durumunun kendi zararına kullanılması’ diye tanımlanan, ruhsal ve bedensel yönden çocuk aleyhine davranışlar onun istismarıdır. Çocuğun ihmali, katılımı ve kullanımı da istismara açık alanlardır. Çocuk hakları, aslında yetişkinlerin bu kavramları nasıl algıladıklarından çok, doğru algılanma sınırlarını çizer. Çocuk-yetişkin ilişkisinde, kavramların yeterince doğru anlaşılıp içselleştirilmemesinden doğan uygulamalar çoğunluktadır.
Çocuğun çevresi, iyi niyet gerekçesiyle doğru davrandığını sanan yetişkinlerle halkalanmıştır. İyi niyetin tek başına doğru davranmaya yetmediğinin öğrenilmesi, çocuk istismarının önlenmesi ve birçok hakkının sağlanmasında önemli bir bilinç eşiğidir. Çocuğa yönelik her türlü bedensel ve ruhsal itiş kakışın istismar olarak görülmemesi, toplumun genel terbiye anlayışıyla da ilgilidir. Böylece kimi atasözü ve özdeyişler de çocuk hakları yönünden yanlış uygulamalara yol açabilmektedir.
Bu açıdan eğitim, can güvenliği, ruh ve beden sağlığı konularında böyle tutumların çoğu, çocuk istismarını önleyememektedir. Duygusal istismar türünde bir istismar da bazı dini uygulamalarla oluşur.
Burada istismara yol açan şey, bireysel inanma özgürlüğüne yer vermeyen uygulamalardır. Toledo kararlarıyla belirtilen okullarda dine bakışın ve ‘zorunlu din eğitimi’ adıyla eğitim istismarının ele alınma biçimi, bu noktayı önlememektedir. İçine doğulan toplumsal kültürün dini yorumlarla biçimlenen gelenek ve göreneklerinin doğal etkileşimi de bazen çocukların dinsel yönden istismarına yol açabilir. Yetişkin sorumluluğundaki bu yönlendirilmelerin tüm istismarlara açık olması, cinsel istismardan ötesinin pek dikkate alınmaması, çocuk haklarını benimsenmedeki bilinç eksikliğini yansıtır. İstismar, doğru kavranılma ve uzun etkileşimli olsa da acilen dikkat isteyen bir kavramdır.
Çocuk istismarını tanımlayabilmek
TANZER GEZER (İşletmeci)
BM’nin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 19. maddesine göre çocuk istismarı, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanındayken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suiistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü muameleye maruz kalmasıdır.
Dünya Sağlık Örgütü ise çocuk istismarı kavramını bir halk sağlığı problemi olarak görür ve kavramı sorumluluk, güven ya da güç ilişkisi bağlamında tanımlar.
Çocuk istismarına dair gerek Çocuk Hakları Sözleşmesi gerekse Dünya Sağlık Örgütü’nün bu tanımları, istismarı şiddetli ve ciddi zarar veren, ciddi zarar verme riski olan eylem ya da eylemsizlik olarak kabul etmektedir. İstismara uğramış çocuğun devlet tarafından korunma altına alınmasını düzenleyen, istismarcı olarak sadece aileleri işaret eden bu tanımlar, sivil toplumun ‘çocuk istismarına sıfır tolerans’ anlayışına uyum göstermemektedir. Tanımlarda istismar eyleminin sürekliliğine atıfta bulunulmamış olması dikkat çekicidir. Mevcut kültürel değerler -çocuğu terbiye etmek için dövmek gibi-, toplumdaki bakım standartları ve yoksulluk gibi faktörleri de göz önünde bulundurarak, uygulamada içselleştirilebilecek nitelikte bir tanım için istismar eyleminin kimden geldiğinin sınırlanmamış olması, sürekliliğine, şiddetine ve çocuğa verdiği zararın ciddiyetine atıfta bulunulmaması önemlidir.
Devletin sorumluluğu
NİLÜFER BALTA (Hukukçu)
Ülkemiz gibi sosyal hukuk devleti ilkesini kabul eden bütün ülkelerde, çocukların korunması sorumluluğu devlete aittir. Nitekim anayasanın 41. maddesi, çocuğu koruma görevini devlete vermiştir. Aynı maddeye yapılan yeni eklemeyle, devletin her türlü istismar ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacağı, anayasal bir ilke olarak kabul edilmiştir. Tahminlere göre nüfusumuzun üçte birini oluşturan çocukların korunması, çocuğun ana rahmine düşmesiyle başlayıp 18 yaşına kadar devam eder. Çocuk Koruma Kanunu, Ailenin Korunmasına Dair Kanun, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Sosyal Hizmetler Kanunu’nda, devletin bu görevi yerine getirirken uyması gereken kurallar düzenlenmiştir. Çocuk Koruma Kanunu’na göre çocuğun bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimiyle kişisel güvenliği tehlikedeyse, ihmal veya istismar ediliyorsa ya da çocuk suç mağduruysa, çocuğun korunması gerekmektedir. Korunma ihtiyacı içinde olduğu tespit edilen çocukla ilgili, çocuk hâkiminden koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alınması istenir. Bu tedbirler, öncelikle kendi aile ortamında korunmasını sağlamaya yönelik olmak üzere danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbirlerinden oluşmaktadır. Uygulamada çoğunlukla aileyi iyileştirici bir çalışma yapılmadan, çocuk aynı sağlıksız aile ortamına geri gönderilmektedir. Ailelerin yanına yerleştirilemeyenlerse, genellikle devlete ait kurumlarda barındırılmaktadır. Oysa kurum bakımı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilediği için, uluslararası düzenlemelere göre ancak en son çare olarak başvurulabilecek tedbirdir.
Çocukta kalıcı hasar yaratmak: İstismar
NECDET NEYDİM (Öğretim Üyesi)
İstismar, bir canlının gücünün, aklının, becerilerinin ve bilgi birikiminin yetmediği, ona dönük bir saldırı gerçekleştiğinde karşı koyma gücü, deneyimi ve kültürel art alanı (eğitim) bulunmadığı, hatta gelenek ve töre gibi belirleyici sosyal davranışların baskın olduğu ortamlarda alternatif bir düşüncenin üretilememesi nedeniyle çaresiz teslimiyet gibi durumlarda, onun bu durumunun, onun aleyhine, onun üzerinden toplum aleyhine kullanıldığı ve bu durumun ardından o canlının ruhsal ve bedensel olarak hasara uğraması veya oluşan durumun bilincinde olarak ya da olmadan, onun geleceğini etkileyeceği durumların ortaya çıktığında oluşan sonuç veya sonuçlardır.
Çocuk, güçsüzlüğü, savunmasızlığı ve saldırıya açık oluşu nedeniyle bedensel olarak her türlü istismara açıktır.
Bedensel istismarları, cinsel, görsel, emeksel, ideolojik ve fiziksel olarak tanımlayabiliriz.
1 -Cinsel istismar: Çocukların çoğu zaman bilincine varıp karşı koyamadıkları, bilincine vardıkları andan itibaren de acı ve işkenceye dönüşen bedensel sömürüdür.
2- Görsel istismar: Çocuğun kendi saf, doğal ve insanın sevgi, acıma ve tutku gibi duygularını sömürme amaçlı kullanımıdır.
3- Emeksel istismar: Çocuğun hem bedensel hem duygusal olarak katlanamayacağı işlerde çalıştırılması ve onun çocuk hali üzerinden kazanç sağlanan durumlardır.

4- İdeolojik istismar: Çocuk elbette içine doğduğu kültürün bir parçasıdır; ancak çocuklar, çocuk gerçekliğini taşıdıkları sürece dünya üzerindeki hiçbir toplum, kurum ve kuruluş tarafından ideolojik bir nesneye dönüştürülmemelidir. Çocuk, çocuk gerçekliği içinde evrensel bir masuniyet (dokunulmazlık) içinde olmalıdır.
5- Fiziksel istismar: Çocuğa yönelik (çeşitli araçlar da kullanarak) uygulanan bedensel şiddettir.

31 Ocak 2012 Salı

HADİ ORADAN ÇÜRÜK ELMA!!

Kendi seçimi olsun olmasın bireyin içinde bulunduğu herhangi bir aidiyet kontenjanından suçlanması nefret suçuna girer.
Ait olduğu gruba yöneltilen saldırı ile kişisel zarar görenler de nefret suçunun kurbanı sayılır.

Farklılıkların tasnifi için oluşan nitelendirmelerin, ayrımcılık üzerinden ötekileştirmede hakaret gibi kullanımı nefret suçu açısından önemli bir etkendir.

Mantıken daha iyi anlatmak için örneklersek, normal olarak çürük elma sözü, elmanın taze olmadığını işaretler ve bu ifade elmaya hakaret olmazken “hadi oradan çürük elma” sözü, bu niteliğin olumsuzluğu üzerinden hakaret ve saldırı sayılır.

Elmanın bu hakareti anlamaması sonucu değiştirmez.
Nefret bildirimi genellikle karşısındakine belli bir aidiyete ait nefret birikimiyle ona zarar vermek için gerçekleştirilir ve kişilerin söylemlerinden başlayarak ayrıcalık kaynaklı tüm bu tip saldırıları besler.

Burada nitelemelerin nefret silahı haline gelmesinin ardında yatan zihinsel kültürel kodlanmalar önemlidir. Bunu önleyici olarak yasa çıkarmak bu durumun oluşumunu nasıl etkileyeceği tartışılsa da, doğal kodlanmalarla bu tür davranışlarda kendilerini veya yapanları haklı gören zihinlere, konu üzerine düşündürterek neden bireysel suç olacağını da anlatma fırsatı yaratır.
Kendi dışında pek çok etkenle yönlendirilen bireyin çoğu kez başka hesaplaşmaların kurbanı olarak nefret suçu işlemesini sağlayan durumlar oluşur veya oluşturulabilir.
Suçun toplum vicdanında hafife alınmasına yol açabilen bu etkenlerin, başına gelen her felaketi kader diye yorumlayan bireysel algı kültürünün geçerli olduğu toplumlarda suç ve ceza kavramlarıyla anlatılmasını zorlaştırır.
Bireysel sorumluluk yasalarca kavratılabilmesi için toplumsal dikkatin negatif kültürel kodlanmalara çekilerek buradaki bireysel suç algısının kavratılması önemli ve gereklidir.

Sevgi Özkan

24 Ocak 2012 Salı

DEVLET'İN ÇARESİZLİK(!) FONU YOK MU?

Sevgili Tanzer Gezer'in Vatandaki yazısı gerçekten insanı çaresizlik duygusundan ağlatacak cinsten.
Bir o kadar da topluma insana ait asıl sorunları hatırlatan ve duruma katkı sağlamak yoluyla müdahale etme olanağını ilgililere ve imkanlılara hatırlatan bir yazı.
Bence Medyanın önemli işlevlerinden biri de böyle durumları göz önüne çıkarmak.
Ayşe Arman Hürriyetteki köşesinde yıllardır takip ettiği benzer bir anne oğul olayına tedavi ve destek olanağı sağlamıştı. Orada çok daha vahim bir olay söz konusuydu ve sonunda binde bir görülen bu vakaya cerrahi müdahale yapılmasını ve hastanın çevresindekilerce daha dayanılabilir bir hale gelmesini sağlamış oldu.
Bu tip olaylarda devletin özel bir tedavi ve bakım fonu olmasının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bir kez daha düşündüren bu durumlar, halledilmesi her şeyden önce gelmesi gereken insanlık sorunları olarak ne kadar önemli. Bence Tanzer, burada insanlıktan yana taraf olarak çözüme katkı sağlamış oldu.
Gerisi sosyal sorumluluk sahibi diğer ilgili ve yetkililerin dikkatine kaldı. Bize de en yapıcı görev olarak umutlanmak ve takip etmek düşüyor.  
Sevgi Özkan 

23 Ocak 2012 Pazartesi

AKLINI BAŞINA TOPLA İSTANBUL!

Taksimle ilgili son meydan ve çevre düzenleme girişimlerinde epey mesafe alındığı haberleri geliyor.
Duyulanlar gerçek İstanbulluların kalbini sıkıştıran cinsten.
İstanbul’un en merkezi tepesi Taksim’i araçlara mı yayalara mı kime açıyorlar? Kime kapıyorlar?
Alanlar kime ait? Kimin zimmetinde ki otobüsün rengini halka soranlar bu tarihi alana verilecek biçimi neden halka sormuyorlar.
Taksim’in fişini kim çekecek? AKM’nin fişini çekenler mi?
İstanbul sakinleri, ilgilenmezlerse sadece şehrin geri dönülmez biçimde tahribatıyla kalmaz bir önemli yaşam alanından da vazgeçmiş olurlar ki, bu hakkını hiç bir İstanbullu Belediyeler dahil hiçbir kuruma hiçbir biçimde devretme özgürlüğüne sahip değildir.
Bu kınuda daha çok bilgilenmek hakkımız.
Sevgi Özkan 

17 Ocak 2012 Salı

ÜZÜNTÜNÜN GERÇEKLERİ


İki üç gündür Tüm nitelikleriyle tarihi bir kişilik olan Rauf Denktaş’ın kaybına gösterilen resmi ve toplumsal ilgiden yansıyanlar, insan sevgi ve saygısının yanında yakın zamanlara kadar ona yönelen karalamaları anımsayanlar için ilginç yorumlara yol açıyor.
Benzetmenin isabeti tartışılabilirse de, İtalyan mafyasının suskunluk yasaları gibi, ölenlerin, öldürtenlerce görkemle uğurlanmasına benzer bir durum varmış gibi.
İnsanların kahrolarak hastalanıp ölmelerine yol açanlar, o kişiyi öldürülmekle eş değer olan tutumlarından kendilerini ne kadar sorumlu gördükleri tartışma konusu olsa da, ulusal yas ilani ve TV kanallarının bu uğurlamaya verdikleri önem bu açıdan düşündürücü.
Öte yandan gerçek üzüntünün yanı sıra yurt içi ve dışındaki problemlere dönük dikkatleri öteleme mi, değer bilme mi, günah çıkarma mı, özür dileme mi veya hepsi mi, tam anlaşılamıyor.
Bu nedenle durumun çok yönlü kullanıldığı düşüncesi ağırlık kazanıyor.

Sevgi Özkan