12 Kasım 2011 Cumartesi

KUM YIĞINLARI ALTINDAN KALKABİLMEK İÇİN


Van’daki depremler yapı kalite ve denetimi açısından KUM medeniyetinde yaşadığımızı bir kez daha gösterdi.

Un ufak olan yapılar, yaşamlar ve umutların egemen olduğu toplumumuz kum yığını altında kaldığı için kum medeniyeti demek ağır da olsa gerçekçi oluyor.

Son günlerde ekonomik ölçekli görece başarılı yerimize karşın bilgi ve bilimsellikle aramızın nasıl olduğunu trafikten başlayarak pek çok alanda toplu davranış eğilimleriyle sergiliyoruz.

Dışı süslü yaşantılar, yen içinde kalması erdem sanılan kırıklar, mış gibi yapmakla gerçekten yapmak arasında farkı görmeyen algılar, toplumlar arası karşılaştırmalı insani gelişmişlik açısından yerimizin neden gerilerde olduğunu da zaten açıklıyor.

Aksaklık ve arızalarda kabahat ve suçu başkasında arama kolaycılığı, kendinden başka herkesi suçlu bulma rahatlığı ve eleştirdiği şeyi yapma aymazlığı gibi çoğu değişmez tutumlar, tablonun marazi yanını ortaya koyuyor.
Bireysel sorumluluğun toplumsal sorumlulukla yer değiştirdiği bir sistemde, her suçlu masum, her masum da suçlu sayılabiliyor.

Bireyin gücünü yok eden bir taraftarlık kültürü, aidiyeti selamet olarak algılattığı için kimse topluluk gücünün dışında kalmayı göze alamıyor.
Bireysel doğrular toplu yanlışlar içinde kaybolup gidiyor.

Buna toptancı bakışlarla toptan karalama veya toptan bağışlama kolaycılığına bağlı değerlendirme kapasitesi de eklenince, linç kültürünü de tetikleyen önyargıların gelişmesi sağlanıyor.

Yeni kanunlar çıkarıp bir kısım hatalı oluşumlar önleneceğine, teşvik edilebilirken insan hatasına bağlı olan bitenden tek bir sorumlu aramayı hedeflemek nasıl sonuç üretir ki?

Tek bir kişiyi sallandırıp tüm toplumu adam etmek zihniyetinin çeşitlemesine dönülmeden gelişebilmek için, tek tek cezakı avına çıkmak yerine önce tedbir ve düzgün davranış, ardından sıkı kontrol - denetimü koordinesyon ve cezalandırma olarak işleyen ve de bireysel sorumlulukla toplumsal sorumluluğun iyi algılanacağı bir sistem kurulması gerekiyor.

Sevgi Özkan

5 Kasım 2011 Cumartesi

BASINA DÖNÜK DİKKATLERİN EĞİTİMİ

Son günlerde oluşan toplu tartışma ve tepkiler nedeniyle dikkatleri Çocuk İstismarına çeken N.Ç. davası, bu tür olaylarda yükselen toplumsal tepkinin eskiye göre ne kadar arttığını ortaya çıkardı.

Bir takım gazeteler konuyla ilgili Yargıtay kararını manşete taşıyan eleştirileriyle bu tür sorunların işlenişinde medyada da bir bilinç yükselmesinin geliştiğini gösterdi.

Ensest ve kadına yönelik şiddeti önleyici adımların atılmasında kitle bilincinin yükselmesiyle sağlanacak zihniyet değişiminde medyanın rolünün önemi de daha iyi anlaşılmaya başlandı. 

Kimilerine göre şu anda siyasi konulara dokunmaya çekinen medyanın bu tür konuları ele almak zorunda kaldığı için bu konuya sarıldığı yorumları yapılsa da aslında her şeye rağmen bu konuların devamlı ele alınıp irdelenmesinin toplumsal yararı da anlaşılmaya başlanıyor denebilir.

Sosyal medyanın yarattığı toplu tepkisellikle motive olan toplum gündeminin klasik medya üzerindeki etkisini de gösteren bir durum bu.
Tehlikeli yanıysa, bir süre enine boyuna konuşulmasıyla sağlanan toplumsal doyumun ardından diğer sorunlar gibi üzerinde düşünülme sırasını savarak dikkat alanının dışına itilmesi. Gidişatın takip edilme ihtiyacının duyulmaması.

Devamlı dikkat alanımıza sokulan 'Şok Haber'lerin önümüze çıkardığı ve belli bir süreden sonra ilgi alanının dışına düşen bu sorunlar ele alındığı sürece toplumsal bilinç yükselmesi açısından olumlu kodlanma yaratsa da ardından sanki her şey hallolmuş gibi kendiliğinden gündemden düşebiliyor veya konuşulmadığı sürece yok kabul edilen konular arasına katılıyor.

Burada medyanın olayları oluşum ve gelişimleri üzerinden ısrarlı konulaştırma çabaları, toplum bilincini devamlı uyararak gelişmesini sağlayacak fikri takibinin önemi ortaya çıkıyor.

Bundan iki veya üç yıl önce yaşanan Bilge Köy katliamı medyada günlerce ele alınarak toplum dikkatinde kalmıştı.
Olayın etkilediği çocuklara maddi manevi destek sağlama çabaları olay mağdurları kadar toplumu da rehabilite etmişti. Sonra unutulup gitti.

Geçen gün bu konuda yapılan yardımların nerelere gittiği haberiyle tekrar anımsanınca bu olay ve benzerlerinde medyanın neleri dikkat alanına sokması gerektiği tekrar ortaya çıktı.

Medya takipçilerinin bu tür olayları sorgulaması basını motive edeceğinden toplum bireylerine düşen ortak sorumluluk bilincinin yükseltilmesi çok önemli.

Sadece şikayet eden insanlar topluluğu olmak yerine sorunların bireyleri de kapsayan sorumluluk alanlarının iyi algılanması ve gerekli takiplerin yapılması için dikkatlerin bu konuda eğitimi gerekiyor.

Ortak duyarlılıkla biçimlenen toplumsal sorunların ilgi duyulan kısa süreli modasal konular olmaktan çıkması, her şeyden önce toplumsal aidiyet üzerinden gelişen sorumluluk bilinci ile mümkün olabilecek.

 Sevgi Özkan

2 Kasım 2011 Çarşamba

"DÜNYEVİ"LEŞMEKTEN "DÜNYALI"LIĞA

Toptan değil toplayıcı olmak adına geçmişten günümüze bakarak, sekülarizm veya laiklik’e insanlık tarihinin batı medeniyeti üzerinden ulaştığı söylenebilir.
Dünyevileşme diyerek anlaşılır hale getirilen sekülarizmi yaşama dinsel gözle bakmanın yerine din de dahil kendi gerçeğiyle bakabilme rasyonelliğine ulaşmak olarak tanımlayabiliriz.
Bu bilinç seviyesine artık millet aidiyeti yerine dünyalılık aidiyetinden bakabilmenin benimsenerek ilave olmaya başladığını da söyleyebiliriz.
Kapitalizmin biçimlediği yaygın dünya düzeni ekonomik ve siyasi yönden zorlandıkça ayaklanan insanların bilinci şu veya bu ulusa ait olmaktan çok dünya gezegenine ait olmak biçiminde algıladıkları ve sayılarının gittikçe arttığı görülüyor.
Küresel bilinç bu yönde geliştikçe insanlar dünyalılaşmayı bu yönden benimseyecek ve tüm sosyal sorumluluklarına bu açıdan bakacaklar.
Dünyalı olmakla gezegen ahalisi olmak arasında ki fark, henüz kendi sosyo kültürünü muhafaza ederek ortak parantez de yer almak diye hedeflenebilir.
Ayrımcılık karşıtlığı da bu hedefi pekiştiriyor.
Sevgi Özkan

30 Ekim 2011 Pazar

HANGİ YÜZLE KUTLANACAKTI Kİ?

Afetlerin acısını tüm paylaşımlara karşın kendi kendine çeken halkımız, Cumhuriyetin kuruluşunu da kendi çoşkusuyla kutladı.
Organizasyon ve kontrol gibi hataların utancı sorumlularda kutlama yüzü bırakmamış olmalı ki acıyı bahane ederek resmi kutlamalardan çekindiler.
Bu konuda pekçok tartışma yaşansa da deva bulmaz iyimserlerin durumu böyle yorumlayabilmeleri insanların utanma duygularını kaybetmediklerine olan güvenle ilgili.
Erdem dediğimiz şey gibi her türde insanın içinde değişik miktarlarda da olsa mutlaka var olduğu kabul edilen utanma duygusuna dayanıyor.
Allah utandırmasın lafını sık sık kullanarak yapacaklarını öne sürenler aslında üstlerine düşenleri yapamadıkları için içlerindeki erdem duygusuyla yüzleşerek cumhuriyete karşı mahcup olmaktan korkuyor olmasınlar?
İnşallah.

Sevgi Özkan

YAZ SAATİNİN ZİLLERİi BOZULAN BİORİTMİMİZ İÇİN ÇALIYOR.

Yılda iki kez bioritmimizi bozan yaz saati uygulamasına yıllardır karşı çıksam  da elimden bir şey gelmiyor.
Bir gecede aniden vucudun işleyiş temposunu bir saat farkla yeni bir çalışma düzenine zorlamak bağışıklık sistemini de etkileyen durumlara yol açıyor.
Mevsimlerin günden güne saniye ve dakika üzerinden değişimine uymaya yatkın bioritmin birden bir saat ileri veya geri çekılmesi pek çok şeyi etkiler nitelikte olmalı.
Mesela uyku saatleri ve melatonin salgısına bağlı yararlı uyku süresi altüst oluyor.
Üst üste iki gece alışılmadık saatte uyumakvucudu nasıl sarsarsa, bu uygulamalar da altı ay ara ile yılda iki kez organizmaya yapılan böyle bir saldırı da aynı etkiyi yapar.
Benim gibi düşünenler mutlaka vardır derken haber Rusya’dan geldi.
Başbakan Medvedev de yaz saati uygulamasının hem insanların hem ineklerin ruh durumlarını bozduğu gerekçesiyle yapılmayacağını söylemiş ve çok takdir görmüş.
İneklerin süt salgılamalasının azalması bile bu uygulamaların organizmaya  etkisinin ne olabileceğini gösteriyor.
Kaynak kıtlığı nedeniyle enerji tasarrufu gerekçesinin dokunulmazlığı, insan sağlığıyla oynama özgürlüğünün önüne geçmesi tabii ki sistem sorunu.
Kapitalizme karşı ayaklanışlara yakında bu konu da eklenirse şaşırmamalı çünkü her gün daha çok sayıda dünyalı, insan eliyle yapılan ve insana verdiği yararı misliyle geri alan işleyişlere itiraz etmeye başladı.
Toplu ayaklanmalar, şimdilik ekonomik kriz veya yönetimsel işleyişlere olsa da, özünde tüm yanlışlarıyla beslenen bir sisteme karşi bilinçlenmenin sonucu oluşuyor ve yaygınlaşıyor.
Şimdilik tam anlamlandırılmasa da pek çok şeyin ayrımına insanlar yeni yeni varıyor ve çözüm önermeseler de başka bir dünyanın mümkün olacağı inancıyla red etme haklarını kullanıyorlar.
Çoktan tıkanan sistem, bu gerekçelerle çözümlenme önceliğini biz dünyalılara hergün biraz daha dayatıyor. 
Sevgi Özkan

25 Ekim 2011 Salı

AL YAZMALIM ÜZERİNE.

Cengiz Aytmatov'un AL YAZMALIM adlı daha önce de sinemaya uyarlanmış ünlü eseri şimdilerde bir dizi filmi olarak yayınlanıyor.
Her tv dizisinde olduğu gibi günümüze uyarlanarak oluşturulan senaryo şu an tv dizilerinde geçerli olan biraz şundan biraz bundan katılarak reytinglemdirme çalışılmış gibi olsa da seyredilebilir nitelikte.
Bu girişi yapmamın nedeni bir rehber öğretmenin de dizinin düğüm noktalarında yer alan bir role oturtulmuş olmasi
Fakat mesleğinden çok aşk ve çevre ilişkilerinde ona biçilen rolden ötürü de pek de onaylanmayan davranışlar sergiliyor.
Zaten tam kavranmayan ve kısacası öğretmen konumundan öteye algılanmayan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik gibi bir eğitim alanı üzerinde yanlış izlenimler oluşturan bu işleyiş dikkat çekici. Ama hemen tipik muhalif tavır olan mesleğe ve uygulayıcılarına laf ettirmeyen duruşlar oluşsun diye dikkat çekmek için sözkonusu etmiyorum.
Önemli olanın bu uyarlamalarda reyting adına eklektik bir senaryoya her şeyin feda edilmesi ve bunun böyle algılanmaması konusu.
Yani bu senarist ve yapımcıların sosyal bilimler veya işledikleri konuların hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları ve tip deformasyonlarına yer vermeye de yol açan bir bilgisizlik taşımaları.
Her meslekteki insan yanlış bir tip olabilirse de kitlelerin bu dizilerdeki gerçeklerle film fantazi ve gerçeklerini bir birine karıştırmayacak seviyede olmaması.
Mesela doktorlar kötü rolde çıksa Türk doktorları böyle yapmaz veya işte doktor da böyle yaparsa türünden anlamsız değerlendirmelere çok rastlanan toplumumuzdaki ortalama algı seviyesi kendini böyle dışa vuran bir toplum gerçeğimizi yansıtırken toplum da önemli bir işlevi olan bu alanın rastgele ele alınması söz konusu.
Bu nedenle dikkatle inceliyorum. Bakalım daha neler oluşturulacak ve nasıl değerlerin altı çizlecek
çok yönlü sosyolojik bir veri olarak incelenmeye değer oluyor. Merakla bekliyorum.
Sevgi Özkan 

21 Ekim 2011 Cuma

KÜRESEL BİLİNÇ AYAKTA


Kişisel ve toplumsal sorunlara gömülen bireysel bilincin küresel
vizyon kazanması çoğunlukla mümkün olmuyor.

Oysa problemlerin kaynağının küresel sorunlarla biçimlenmiş bir sistemin ürünü olduğu bilinci gelişmiş ülke insanlarınca daha iyi algılanmaya başlandığı bir zaman dilimindeyiz.

Genç nesillerin dünyaya karşı çıkma gücü, tıkanan ve krize giren üretim ve paylaşım sistemlerini sarsar nitelikte.

Küresel tabloya her gün yeni bir ülkeden ayaklananların eklenmesiyle pandemik hal alan bu oluşumların nasıl bir dünyaya dönüşüleceğini düşünmek keyfi bir ilgiye değil ihtiyaca dönüşmüş durumda.

Kimileri için henüz başka bir dünya mümkün değilmiş gibi görünse de kimileri için pekala mümkün ve insanlık bilinci eş zamanlı kalkışmalarla artık böyle gitmeyecek bir dünya algısına sahip oluyorlar.

Başta pek çok şeyi belirleyen ekonomik paylaşımların adaletsizliğine baş kaldıran öfkelileri, ayaklandıran motivasyonu, yüzde doksan dokuzun payının yüzde bir tarafından gasp edilme adaletsizliğine dair büyüyen bir bilinç oluşturuyor.

Yarın umudu yokluğu yarın bugün olmamalı kalkışmasında küresel bir ortak algı doğdu.
Bunu provake etme çabasıyla araya giren kimi tahribatı amaçlayan kara örgütlenmelerin de küresel mobilite taşıması olanların nasıl okunması gerekliliğini de tayin ediyor.

Geniş parantez de adalet yanlıları ve kırıp dökücü adalet karşıtları olarak bölünen ve şimdilik seyirci kalanlardan oluşan algı atmosferi nelere dönüşecek merak konusu.

Biz bu değerler savaşımının hangisinde yer alıyoruz veya içine gömüldüğümüz Ortadoğu aidiyetli mücadeleleri de yansıtan kargaşalarımızla nereye sürükleniyoruz duygusu da endişe konusu.

İsviçrenin bile bu küresel ayaklanma katılımına dahil olduğunu öğrenince gidişat üzerine düşünmenin önemi artıyor
Dikkatlerimizi hergün biraz daha içine çeken ülkemizin ve  coğrafyamızın siyasi sorunlarından gerçek dünya sorununa başımızı çevirebilecek miyiz?

Yoksa insanlarımızı yok eden veya kahreden çatışmalarla  
gittikçe reel dünyanın sınırlarına sürüklenen çok yönlü bir küresel yalnızlığa mı gömülüyoruz?

Sevgi Özkan