29 Ağustos 2011 Pazartesi

ÖĞRENCİLER DEĞİL EĞİTİM ZİHNİYETİ EĞİTİLMELİ

“Zorla gebelik testi yaptıran müdüre dava açıldı”

 
“CHP Kırklareli Milletvekili Turgut Dibek'in 27 Nisan 2011'de okulda zorla gebelik testi yaptıran müdürü Meclis'e taşımasının ardından müdür hakkında 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.”
28 Ağustos 2011 tarihli Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinde yer alan bu haber kadına yönelik şiddet uygulamalarını besleyen zihniyetin kodlarını gözler önüne serdiği ve siyasi toz duman içinde bu girişimlerin de mercek altına alındığını göstermesi nedeniyle önemli
İstanbul Büyükçekmece’deki bir ilköğretim okulunda okuyan yedinci sınıf öğrencisi 13 yaşındaki kız çocuğu ,erkeklerle çok geziyor diye okul müdürünün emriyle hademe tarafından tuvalette zorla gebelik testine tabii tutulması haberi epey dikkat çekmişti. Okula çağrılarak şikayette bulunulan aile ve özellikle annenin de önce kızdığı kızının sonra yanında yer alarak bu harekete karşı duruş sergilemişti.
O zaman dikkat çekilen bu haberi CHP milletvekilinin meclise taşıması ardından müdür hakkında dava açılması ciddi ve umut verici bir gelişme olarak çok önemli.
olayı aile ile okul arasında bir problem gibi algılanmasını önleyen ve şikayetle yetinilmemesi gerektiğini anlayan bir sorumlu milletvekilinin olayı meclise taşıması ve ardından dava açılmasının sağlanması önemli bir başarıdır.
Zira her gün artış gösteren ve önlenemeyen kadına dönük şiddet uygulamaları ve çoğunluğun ölümle son bulmasına yol açan zihniyetin yaşamın her karesine nasıl işlediğini gösteren bir olay bu.
Kadın cinsinin namusunu öğrenci çocuğa gebelik testiyle kontrol etmeye eğitim olarak algılayan bu zihniyet o kadar çeşitli biçimlerde yaşamları yönlendirmeye başladı ki bu duruma karşı çıkılmaması kadına dönük şiddet uygulamasını meşrulaştırıyor.
Çocuk hakları ve insan hakları parantezinde gelişme sağlandıkça kadın cinsinin vucudunu kontrol etme hakkını kendinde bulan bu mantık, eğitim adıyla her alanda çocuk olsun genç olsun her yaşta kadın cinsiyeti üzerinden bu şiddet uygulamasının son bulması için bu tür besleyici argümanlara son vermek gerek.
Bu haber gerçekten çok önemli kadın cinsinin namusunu gebelik testiyle ölçmeye kalkan zihniyet bunu eğitim sanıyor. Çocuk dövmeyi eğitim sanan kafalar kızların namusunu da test etmeyi görev sayıyor. Eğitilecek olanlar çocuklar değil, bu zihniyeti barındıran kafalar olmalı.
Sevgi Özkan

28 Ağustos 2011 Pazar

KADIN KATLİ ÜZERİNDEN ÖRNEKLENEN ERKEK CİNNETLERİ

 
Medyada her gün kadınlara dönük en az iki tane cinayet vakası yer alıyor.

Bu konuda yapılan bazı araştırmalar 2003 den beri bu cinayetlerdeki artışı ispatladığı halde "evvelden de vardı, şimdi daha çok görünüyor” kolaycılığı ile geçiştirmeye kalkılamaz

Neredeyse öldürülen günlük kadınlar listesi tutulacak biçimde artan bu sosyal gerçeğin, sadece iyi-kötü, doğru -yanlış insan gibi ahlaki ikilemlere sığmayacak kadar çok boyutlu olması, çözümü için doğru okunması gerektiğini de gösteriyor.

Yoksulluk ve cehaletin yanı sıra iletişim çağının hızla değişime uğrattığı normların yok olması, yerine yenilerin aynı hızla gelmemesi de bu konudaki önemli etkenlerden biri.

Şu veya bu kişisel gerekçeyle işlenen bu cinayetlerin, sürekli uyardığı zihinlerde, aynı açmazı yaşayanların kimisinde empatik etkileşimle çözüm yolu gibi algılanabilirken kimilerince de
kanıksanarak kendinden beslenen bir durum yaratıyor.
 
Kamu dikkatini devamlı meşgul eden ve aynı bireysel ve sosyal açmazları içeren bu davranış örnekleri kısa bir sürede kendi göreneğini de yaratarak adeta yol gösterici olabiliyor.

Geçmişe oranla olan bitenden daha çok haberdar olunduğu günümüzde, algılama ve anlamlandırma yetersizliğine, cehalet ve türlü yoksunluklar eklenince, kimi ilişkilerdeki en masum ayrılma isteği bile cinayetle sonuçlanabiliyor.

Eşi, eski eşi, nişanlısı, sevgilisi üzerinden modellenen “kadın” algısı, çeşitli uyaranlarla anlaşılamayan, baş edilemeyen ve söz geçirilemeyen bir varlığa dönüşen erkek zihni, ucu kendi namusuna dokunan ciddi bir korku üretiyor.

Pek çok alanda olageldiği gibi, kadın erkek ilişkilerinde de, gelişmemiş rasyonelliğin yerini duygusal ve içgüdüsel tepkilerin almasıyla ortaya çıkan şiddet eğilimi, cehalet ve yoksullukla birleşince devreleri karışarak kontrolü kaybeden aklın, kendini ve etrafındakileri ortadan kaldırma refleksine dönüşen cinnet olgusu kaçınılmaz hale geliyor.

Çözüm için kuvvetli bir kamuoyu protestosu yaratmak, rasyonel ve ciddi uygulamalara dayanan önlemleri yaşama geçirmekle sağlanabilir.

Vakaların günlük duyurusuyla kendi gerçeğinin reklamını yaparak büyüyen bu sorunun halli için, birey eğitiminin ve korunmasının sağlanması kadar kitlelere sorunu kanıksatmadan çift taraflı empati yaratarak eş zamanlı etkileyecek sosyal reklamların oluşturulması önem kazanıyor.

Bu sosyal sorumluluk alanına sermaye ve akıl desteği sağlamak da devlet kadar sivil toplum insiyatifiyle de gerçekleştirilebilir.

Sevgi Özkan

25 Ağustos 2011 Perşembe

ERKEN CİNSELLİK ÇOCUKLUĞU ZORLUYOR MU?

İki yüz yıl öncesine kıyasla ergenlik yaşının gittikçe erkene indiğini saptayan araştırmai, günümüzün  pek çok gerçeğiyle birleşiyor.
Çeşitli etkenlerle gittikçe daha çabuk ergenleşen gençler, sosyal yaşam sorumlulukları yönünden ise tam aksine daha geç gelişme gösteriyor daha geç evleniyorlarmış.
Erken bedensel cinsellik gelişimi çocuk kavramının sınırlarını ne kadar etkiler diye düşününce ortaya çıkan tablo bazı cinayetleri de aydınlatır cinsten.
Çok yakında yaşanan 17 yaşında ki Antalyalı garsonun 15 yaşındaki İrlandalı kıza aşkı ve bir arada olmak için evlenme isteğine karşı çıkan kızın annesi ve arkadaşını öldürerek kızla evleneceğini düşünmesi gelişmesi geciken sosyal algıya örnek gösterilebilir.
Tam bir gelişmemişlik algısı ve gelişmiş cinsel içgüdü çatışması.
Amerikan moda dergilerinde cinsellik yansıtan süslü minik kız görüntüleri üzerinden yürütülen tartışma lar da bu konu üzerinden değerlendirilebilir.
Görsel ve bedensel uyaranların erken benimsetilen cinsellikleri ile eş zamanlı gelişmeyen sosyallikleri çocukların çocukluk sınırı nasıl çizilecek?
Eskiye göre insanın çocuk olma hakkının kabul edilmesiyle çocukluğa bırakılan pay gittikçe önem kazanırken erkene inen cinsel toramanlık ile mental cılızlık karmaşasından nasıl bir genç tipi oluşacak.
Sevgi Özkan

22 Ağustos 2011 Pazartesi

BİLİM İNSANLARININ ŞİKAYETİ

 
Medyanın bilimsel buluşları öğrenip konu etmek için bilim çalışanlarına musallat olması bilimcilerin tepkisine neden olmuş.

Biz bologger değiliz, sizlerin sorularına cevap vermeye çalışırken yeterince bilimsel çalışma yapmaya vakit bulamıyoruz demişler.

Bu da yine medya haberi olarak iletiliyor.

Medya, olan bitenin insanlara duyurulmasına aracı olma görevini abartınca, suçlu takibinde polis, adalet dağıtımında savcı ve hakim, sağlık alanında tıp uzmanı, yemek kültüründe aşçıbaşı. ülke yönetiminde politikacının yerini almaya başladı sanki.

Bunda iletişim olanaklarının gelişimi ve medyanın kendi görev yorumundan çok, bilgilenmek isteyen kitlelerin kimden ne talep edeceğini bilmemek veya birini diğerinin yerine koymak kolaycılığından da geliyor.

Her alanda “haberleşme” üzerinden anlam kazanan ve biçimlenen dünya döngüsünde özellikle sosyal medya kendi talebini kendi sunumuyla karşılar hale gelince işler iyice karışıyor.

Özden çok çeşitlilik ve hızın belirlediği haberleşme kültüründe bilgi özümsemesinden ziyade başıboş bilgi tüketimi geçerli olunca, popüler kültürün oluşturduğu magazinleşme, sonunda hepsini barındıran bir ortalama algı kültürü  de yaratıyor.

Herkesin her şeyi bilmek istediği ve bilinen şeyler modasının hızla değiştiği, kültürel yapılanmaların nasıl zihinler yarattığını araştırmak önemli olmaya başladı.

Zira, aynı zaaman diliminde uyaranların çokluğu ve çeşitliliği nedeniyle gelenleri kafasına yerleştirmeye vakit bulamayan zihinler çaresiz kalıyorlar. 

Bilim insanlarının yavaş bilim diye bir tavır başlatmalarını da böyle bir feryat olarak okumak mümkün.
 
Bilim insanlarının bu feryadına, pekçok alanda benzer yavaşlama istekleriyle  çözüm sağlanıp sağlanamayacağını bilemiyoruz.
 
Önlenemeyen çok yönlü dinamiklerce güdümlenen bu hızlı yaşam karmaşasında durdurun dünyayı inecek var isteğinin yerini yavaşlatın düşünecekler var isteğinin alması ve bunların haberleştirilmesiyle ağır çekimde bir yaşantıya ulaşabilir miyiz?
Durup düşünmek gerek. 
 
Sevgi Özkan

21 Ağustos 2011 Pazar

OLAN BİTENDEN DERS ÇIKARTACAK ÇİPLER HAZIR.

İnsan beyninin kimi özelliklerinin taklidinden oluşturulan bir çip sayesinde düşünen bilgisayarlar geliştirilmiş.
IBM firmasının bu haberine göre bugüne kadar olanlardan farklı biçimde programlanan bilgisayarların
bu çip(yonga)aracılığıyla yeni bilgilerle eskileri arasında bağlantı kurup, deneyimlerden öğrenecek, kuramlar geliştirecek ve ders çıkaracakmış.
İnsanların, çoğunca geliştirilmeyen bu düşünme kabiliyetinin yapay beyinlere aktarılmasını darısı insanların başına deyip geçmekle yetinemeyeceğimiz ürkütücü bir gelişme bu.
Herkese bir çip mi takılacak veya çipsiz kafalarla çiplilerin savaşımı mı yaşanacak göreceğiz.
Bilgisayarlı cep telefonlarıyla bu iş halledilirse o zaman cep telefonlarının aklı kullanma prospektüsüne döneceğini de söyleyebiliriz.
Cep telefonlarını bedenlerimize monte edip canlı santrallara mı döneceğiz yoksa aradabir kullanarak düşünmeme kolaycılığını mı sürdüreceğiz, orasını yakında görürüz.
Devlet yönetiminde böyle çiplerin kullanılması faşizme mi demokraiye mi kayan bir yönetim algısı geliştirir bu da düşünülecek bir nokta.
Çipli yaşamlarla dünyayı yeniden algılayacağımız kesin yeterki ona göre programlanalım.
Allah akıl fikir mi versin çip mi versin diye yalvaracağız hep birlikte göreceğiz.
Sevgi Özkan

19 Ağustos 2011 Cuma

BERABER DÜŞÜNMEK Mİ?


Sosyal medyayla sağlanan ortak alan üzerinden yürütülen yazışmaların ortak düşünce üretimine yaradığı söyleniyor.

Sürekli haberleşme üzerinden yürütülen bu iletişim alanında: bilgiden çok bilgi kırıntısı ve çeşitli haberlerle devamlı uyarılan zihinler, bu malzemelerden kolayca ürettikleri sözler kadar düşünce de üretebiliyorlar mı?

Özümsenmiş bilgilerden düşünce üretimine zaman ayırabiliyorlar mı?
Kafa kurcalayıcı olan bu.

Çoğu kez, aynı konu veya olgunun farklı yanını ele alarak vardıkları sonuç üzerinden yapılan tartışmaların çatışmaya dönüşmesi, beraber düşünebilmek ve bir sonuca varabilmek için önce kavram ve bilgi onaylaşması gerektiğini gösteriyor.

Söylenenlerin doğru ifade edilmesi ve doğru algılanması gerçekleşmeden, yandaş veya karşı duruş sergilenmesi, toplu kabuller üzerinden toplu kalkışmaları kolaylaştıran bu iletişimin, yarattığı kamuoyunun düşünsel yanını sorgulatıyor. Zira aynı ifadelerle farklı anlamaları dile getirmenin ortak düşüncedeki karşılığı, anlaşmak değil anlaşıldığını sanmak oluyor.

Sosyal medyada dile gelenler üzerinden sürdürülen yüzeysel tartışmalara internet verilerini kaynak kabul etme kolaycılığı eklenince ortaya, neyi bilmediğini bilmeyen internet kaynaklı bir bilgilenme pervasızlığı çıkıyor.

Aynı zamanda ne kadar yüzeysel olursa olsun farklı algıların varlığını da gözler önüne seren bu iletişim alanında, olguların ne kadar çok yönlü görülebileceğini anlama fırsatı doğması önemli.

Duygusal veya fikirsel yönden aynı tepkide birleşenlerin oluşturduğu gücün etkisi de kimi yerde yapıcı kimi yerde yıkıcı olarak tartışılmaz önemde.

Sorun, olan bitene seçmeli doğrularla ulaşılmasında değil, o doğruların düşünme ve değişme payı bırakılmadan kesin kabul edilmesinde.

İnsanları şu veya bu alanda daha çok bilmeye ve önceye göre daha çok düşünmeye yönlendiren, genel algının gelişmesine yaradığı için zihin kalıplarını zorlayan sanal sosyalleşme, aynı zamanda aidiyet duygusunu çeşitli yönlerden pekiştirerek yalnızlıkları gideriyor, bu durumun yeni bir yalnızlık alanı oluşturduğu da işin öteki yüzü.

Sebepsiz veya sanal deneyimlerden kodlanan cinayetlerin artması içgüdülerinden başka duygusu kalmamış gibi karşısındakine neden saldırdığını neden bıçakladığını bilmeyen insanların çoğalması sanal ile yaşam gerçeğinin bu kadar karıştığı dünyanın değer yargılarının da farklılaşmaya başladığını düşündürten örnekler çoğalıyor.

Sosyal medya ve internet üzerinden sağlanan sosyalleşme, insana dair pek çok şeyi de beraberinde değiştirerek bilinemez, ve geri dönüşü olmayan bir geleceğe doğru sürüklüyor.

Sevgi Özkan


16 Ağustos 2011 Salı

MODASIZLIK MÜMKÜN MÜ?

15 Ağustos Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre:Sunday Times ve Vouge dergisi eski moda editörü Charty Durrant, 20 yıl çalıştığı bu alanı bıraktıktan sonra dünyadaki tüm kötülüklerin anasının moda olduğunu söylemiş.

Trendlerin Tiranlığı adlı makalesinde modern dünyada var olan sorunların çoğunun kökeninde modanın yattığı ve moda tarafından daha kötü hale geldiği görüşünü belirtmiş.
Durrant’ın “modern modanın demode ve rezil olma korkusuyla cinsel çekim üzerinde şekillendirildiğini, artık kendine özgü rahat, stil oluşturmanın geri planda kaldığını, sürekli değişen trend çılgınlığı derinleştikçe moda kendini ifade etme biçimi olmaktan çıktı, kendini ve diğerlerini yargılama biçimi haline geldi” saptamasına da yer verilen haberde
“Küresel açgözlülük kültürü, aşırı tüketim, çarpık imajlar, yeme bozuklukları, çevre kirliliği, kıtlıklar, ruhsal ve fiziksel zarar, boşanma ve gençlerin intaharlarında moda endüstrisinin etki ve payı olduğu” değerlendirmesine değiniliyor.

Moda endüstrisinin içinden gelen birinin yaptığı bu değerlendirme başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağını düşündürüyor.

Aslında moda, en basit tanımı ile ortak beğeni ve benimsemeler üzerinden kurulan  ortak işaretleşme ve ifadelerin bir iletişim aracı olarak tanımlanabilir.

Küresellik boyutuyla tüm gelişimlerin tüketim sirkülasyonunu yönlendirip motive etme yönünden önemli bir destek olduğu da söylenebilir.

Marka ve trendler üzerine ortak sembollerle kurulan yerel ve küresel bir iletişim dili olarak varlığı kendi kendini hızla terk etmesiyle gerçekleştiğinden moda olgusu, kabul, tatmin ve ret aşamaları olarak tsunami gibi dalga dalga yayılıp genişleyerek kitleleri etkiler.

Varoluş biçimlerine dair pek çok anlamlandırmaların görüntüsel yanını zorlayarak, beraberinde pek çok şeyi de sürükleyerek değiştirir.

Farklı kültür ve coğrafyanın insanlarını aynı tercihlerde buluşturup tatmin eden bu ortaklık durumu, öteden beri çeşitli biçimlerde süregelmiş olsa da, günün küresel iletişim olanaklarının da bu alanı böyle doyurulamaz ve önlenemez hale getirdiği ortada.

Sosyal alanda birbirini kendi üzerinden tekrarlayan modasallık tavrının, bireylerin
Var olma ve dışarıda kalmama gibi sosyallik arzularını en çok belirleyen şeylerin başında geldiği de inkar edilemez.

Tuhaf ve farklı olma trendleri, özünde görünüp dikkat çekme ve kalabalık arasından sıyrılma iç itisiyle oluşurken, olurlanmasıyla büyüyüp çoğalarak orijinalliğini tüketmeye başlayan bir
devinimi dışlaştırır.

Genişlediği oranda kabul gören o oranda da terk edilmeye başlayan bir seçim olarak kısa ömürlü olmak zorundadır.

İnsanlar pek çok etkenle görüntü ve cinsellik üstü değerlere uzanmayan zihinlere hapsoldukça bu moda ipliklerine sarılır, sarıldıkça da demode hale gelerek yenilenme ihtiyacı duyar.

Yazarının hızlı modaya karşı çare olarak önerdiği belirtilen yavaş moda anlayışını her şeyin görüntüsel sığlık ve hızlılıkla var olup, yok olduğu günümüzde modasızlık modası  diye tanımlanabilirse de zaten artık insanlar her yerde ve her zaman kendi olarak görünmeyi modalaştırnaya başladı gibi.

Tıpkı fest food kültürü kendi içinden kendine karşı yavaş yemek ve yavaş hareket kültürünü geliştirdiyse, modasızlık tercihi de kendini bunun üzerinden modalaştıracaktır.

Bunlardan en önemli ve kaçınılmaz olanının da bir arada var olma ve buradan da farklılıkları kabule dayanan uzlaşı kültürüne geçilmesi diye bakabiliriz.

Böylelikle modasızlık seçiminin egemenliğinin, bir arada var olmayı uzlaşı ve demokrasi kültürü üzerinden besleyeceğini de düşünebiliriz.

Sevgi Özkan