22 Ağustos 2010 Pazar

BEYNİN YAPISI DEĞİŞİYOR MU?

İnternetİn insan beynine etkisi üzerine yapılan bir araştırma: ("İnternet beyne zarar veriyor mu?" Milliyet 22.08.2010)


yüzeysel okuma,

telaşlı düşünme

üstünkörü öğrenme

gibi negatif biçimlenmelere yol açtığını saptamış

Araştırma bulguları: beynin geçici bilgilerle uğraşırken yüzeyselliğinin arttığı ve daha önemlisi derin düşünmenin ihmal edilerek anlama kabiliyetinin sığlaştığını da içeriyor.

Öğrencilerde son yıllarda yaygın biçimde görülen ""kopyala yapıştır"lı ödev ve tez hazırlama kolaycılığı da bunlara eklenince, beynin yapısının iyice değişmekte olduğu ve bu değişmenin olumsuz yönde geliştiği ortaya çıkıyor.

Her yıl gençlerde daha çok göze batan ve ' hiçbirşeyden haberi yok' hissi veren davranış ve düşünce nitelikleri zaten

her tür bilgiye bir tıkla kolay ulaşan,

bilginin doğrusuna titizlik göstermeyen

düşünmeye önem vermeyen

ve sığ düşünen, sığ anlayan

yeni bir beyin yapısıyla karşıkarşıya olunduğunu görebilenlere gösteriyor.

Eskiye göre daha çok okuyan ve yazan bir gençlik oluştuğu gözlemlense de, bu nicelik değişiminin ilerleme sayılamayacağını saptayan böyle araştırmalar konunun önemini kavratıyor.

Her tür iletişimde görsel etkinin, özsel kaygıyı kenara ittiği, yaygın bir hal olurken, bu kaçınılmaz etkileşim ve deformasyonun, gittikçe daha az doğru bilgiye sahip ve de daha az düşünen bir insan yapısına gidilmekte olduğu gerçeğini tüm ilişkilerde göstermeye başladı.

Her ileri buluşla gelen artıların, aynı zamanda eksilere de yol açtığı, hergün daha iyi anlaşılıyor


Saptamanın, kendi diyalektiğiyle nerelere dönüşeceğini tam bilemesek de, İnsanların düşünme özellklerini makinelere devrettikleri bir biyonik dünyaya doğru gitmekte olduğumuz görülüyor.



Artık düşünen robotlarla yetinmeyen insanlar, üzülen ve duygusal tepkileri dışlaştıran robotlar yapmaya başladılar.

İnsan yaşamını kolaylaştırıcı olarak kullanılması hedeflenen bu buluşlar, insanın doğal yapısına eklemlenen aletlerle yeni bir yapı oluşturuyor.



İnternet ve diğer iletişim araçlarının olumsuz etkilerinin ve de beyin fonksiyonlarının bozulmasının bilincinde olmak ve günlük yaşamlarımızı bu alanda kontrollu olarak kullanmak şimdilik bir çare olarak öğütleniyor.



İnsanın düşünen bir canlı olarak üstünlüğünü gelişmiş teknolojilere devretmesi buradan yeni bir insan tipinin çıkması

kaçınılmaz gibi.



Hep birlikte eksilen beyin fonksiyonlarımızı hergün geliştirilen makine ve aletlerle yeniden inşa ederek yarı insan yarı robotlardan oluşan bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz.

İnsan düşüncesi herhalde buralardan evrilecek.



Sevgi Özkan

20 Ağustos 2010 Cuma

ŞİDDETİN ZİHİNSEL KODLANMA BİÇİMLERİ

İnsanlar özel olarak eğitilmediyseler, içine doğdukları kültürel çevrenin etki alanında kalarak, gördüklerini doğru olarak benimser ve uygularlar.

Bu doğal eğilim nedeniyle şiddet kültürü de sonuçta bir etki tepki ürünüdür.

Annesinin, babasınca dövüldüğünü görerek büyüyen erkek çocuğu için, genellikle evlenince karısını dövmesinden daha doğal bir davranış olamaz.

O çocuk ki, hem annesi hem babasından terbiye adına dayak yiyerek büyümüştür, onun için de genel olarak bu davranış mirasını kendi çocuklarına uygulayarak sürdürmesinden daha doğal bir eğilim olamaz.

Ağabey ve ablaların kardeşlerine çocukların birbirlerine bu davranışı göstermeleri, öğretmenlerin ve genel olarakbüyüklerin bu davranışı benimseyip uygulamalarında hep aynı kodlanmanın yarattığı doğal bulma tavrı vardır.

Son yapılan araştırmalar şiddet uygulayan çocuk filmleri kahramanlarının, seyreden çocuklarda şiddet eğilimini oluşturduğu ve arttırdığını saptamış.

Bunlara bilgisayar oyunları aracılığıyla taze beyinlerde meşrulaşan şiddet algısı da eklenınce, insanlık ŞİDDETİn egemenliğine yenik düşmüş görünüyor.

Dünya çapında yaygın ve egemen olan şiddet kültürünün buralardan beslendiği bir gerçekse de, her toplumda yaygınlık gösteren şiddet karakteristiği farklı etkenlerle biçimlenmektedir.

Bir toplum kültüründe nesillerdir süregelen algı ve değerleri dışlaştıran atasözleri ve deyimler de, bolca şiddet üretiyorsa o toplumun bireylerinde şiddete doğal bir yatkınlığın olması kaçınılmaz.

Toplumların kültürel genetiğince kodlanarak nesillerden nesillere  aktarılan bu tür sözel yönlendirmeler, bizde de örneklerine çok rastladığımız gibi şiddeti, toplumun ortak zihniyetinde meşrulaştırıp araçsallaştırır. Bununla kalmayıp, "adam olma"nın şartı algısını da yaygın hale getirir.

Atasözlerimiz ve deyimlerimiz üzerinden yapılacak bir inceleme, DAYAK ve şiddet olgusunu masum ve gerekli bir eğitim aracına dönüştüren zihinsel alt yapıyı ortaya koyar.

Yine aynı inceleme dayak biçiminde dışlaşan şiddet olgusunun, insan ve hayvan terbiyesinde eşdeğer
tutan bir algıyı su yüzüne çıkarır.

Şiddet olgusunun artmasında çağın etkileşim araçlarının yanı sıra bu etkenlerin oynadığı rol gözardı edilemez ve "Sorun"un çözümünün de bu etkileşim alanları üzerinden biçimlenebileceğini düşündürür.

Eğitim ve yasal düzenlemeler çerçeveyi çizerken bu kültürel etkenlerin oluşturduğu zihinsel alt yapıyı iyi kavramak ve sözel eğitimin öneminde bu noktaların altını çizmek yeterli olmasa da gereklidir.
Değişmez doğrular gibi referanslanan ata sözlerini örneklerken düşünmek gerekir.


Sevgi Özkan

19 Ağustos 2010 Perşembe

İDA'MIZI KAYBETTİK.

İDA,

Artık ne o beni merak edecek ne de ben onu.

Doğduğumdan beri varlığını kaçınılmaz bir hak olarak algıladığım büyük ablam artık yok.

Ölüm balangıçta bir kelime. Sonra büyük bir yokluk hissi.

İkinci bir ebeveyn gibi üzerimde emek ve izi olan çıtıpıtı İDA mızı kaybettik.

Küçük ablamın İsmet diyemeyip İda demesiyle hepimizin İda 'sı olduğunu söylerlerdi. Ben en küçük olarak zaten onu İda olarak buldum. Çocukluğumuzda Rum olup olmadımızı sormalarına yol açan bu ad ona çok yakışıyordu.

İda, narin hassas ve ince bir insandı.

Beşimizin ilkiydi.

Uzaklarda yaşamasına karşın her karşılaştığımızda ona takılmak onu güldürmek benim mutluluğum olurdu.

İlk darbeyi on yıl önce çok sevdiği oğlunu kazada yitirerek almış, ondan sonra kırık ve acılı kalbine rağmen yaşamını sürdürmeye çalışmışsa da içten içe üzüntünün oyduğu bedenini de kötü hastalığa tutulmaktan kurtaramamıştı.

Büyük bir ihtimalle olmayan yaşama sevincinin yok ettiği vücut direncine yenik düşmüştü.

Yapılacaklar içinde en iyisi zar zor saptanan bu hastalığı doğal seyrine bırakmasını öngören doktorlar olsa da, iki etaplı tedavi uygulamalarını öneren doktorların sözüne güvenerek bu tedaviye başlaması ve sonraki gelişmeler tam bir hatalar zinciri oluşturunca kurtarma uğruna yok olmasına yol açıldı.

Bu gelişmeler onu sevenler için üzüntüden önce kızgınlık yarattı.

Ben de onlardan biriyim zaten yaşama ince tellerle bağlı bu güzel insan kurtarılma adına yok oldu gitti.

Tüm yaşamımızdan hatırda kalan estantaneler gibi o artık kalbimizde ve anılarımızda yaşayacak.

Ne olduğunu bilemediğimiz yokluk aleminde eğer varsa olabilecek tüm iyiliklerin onunla olmasını diliyorum.

Gerisi hepimiz için büyük ve kaçınılmaz bir hasret. Güle güle İda'cığım.
Sevgi Özkan

15 Ağustos 2010 Pazar

DİNİ OLAN İLE GELENEKSEL OLANIN FARKI

Dini olanla geleneksel olanın birbirinden ayrılması gerektiği çok önemli bir konu.

Suriyeli müftü peçeye karşı çıkan mesajında bu noktanın altını çiziyor.

Gerçek ilahiyat profesörleri örtünmenin, o coğrafyanın gereği olarak kadın ve erkek hepsinde İslamiyetten önce de var olduğunun altını çizerek bu olaya dini ve dünyalık olarak nasıl farklı yorumlar getirilebileceğini anlatıyorlar.

Bu konuda her devrin inanç algısını farklı biçimleyen etkenler olduğunu gösteren sosyolojik veriler var.

Bu olguya sadece dönemin ve yerlerin algısına veya yorumuna uymak gibi dar kalıplardan bakmanın doğru çıkarımları önlediği görülüyor.

Madem insanlar kendi inançları ile davranmak özgürlüğüne sahipler o zaman "bu emirse neden uyulmaz" mantığı da bu nedenle doğru olmuyor.

Burada temel kabul, insanların kendi inançları doğrultusunda davranmaları ise başını örtenlere karışma hakkından çok örtmeyenlere karışma hakkı nereden oluşuyor u düşünmek gerekir.

Başını toplumsal baskı ile örttürmek, kadının gerçekten kendi seçimine karşı çıkmak nereden kaynaklanıyor?

Bu konuda mantık yürütenler, inanç ölçülerini kendi algılarıyla sınırladıklarını görmeyip, sevaba girdiklerini mi düşünüyorlar.

Sonuç; herkes kendi inancından sorumluysa, erkekler ve çevrelerindeki en yakınlardan başlayarak hiç kimsenin kadınlara bu konuda karışmamaları gerekir. Oysa bazı devlet yönetimindekilerin eşleri dahil kamuya dönük itiraflardan hatırlarsak bu konuda bir tokatla seçime zorlananlar olmuş ve olmaktadır.

Geleneksel yaptırımlar ve erkek korumacılığıyla karıştırılan bu müdahaleye islam kılıfını giydirme açık gözlüğünü gösterenlerin kimse anlamasa tanrı anlayacaktır diye bir iç muhasebesi yapmaları daha uygun olur.

Daha önce başları açık gezen kadınların müslümanlığını sorgulama ihtiyacı yokken gelenek bazlı ve de kentleşmeye bağlı kırsal dirençle şekillenen ve sosyal baskı aracı haline gelerek yaygınlaşan örtünme olgusu, politikacıların bu olguyu oya çevirmeleriyle çözümlenemez ve kişilerin kendi istekleriyle seçecekleri bir şey olmaktan çıkmıştır.

Bu anlamda CHP'nin çarşaflılara gösterdiği tolerans bu kılıfın sıyrılmasına yol açarak örtünen kadınlara, folklorik değerlendirmelerle bakabilmeyi sağlamış ve bu anlamda ve kamplaşmayı biraz olsun önlemiştir.

Bu olguyu tüm yanları ile ele almadan sadece bireysel özgürlük sorunu olarak değerlendirmek mümkün olamdığından tek cevaplı çözümler de mümkün olamaz.

Sevgi Özkan

MEDYANIN TEST KONULARI

Medya, siyasal parti liderlerini test etmek için gündeme sürülen dört beş konuyu ülkenin temel sorunu haline getirmekten ne zaman vazgeçecek acaba?

Medya homojen olmasa da birinin bu tip konuları gündeme taşıması hemen siyasi hesaplaşmaya dönüşüyor.

Biz okurlar da homojen bir kitle değiliz ama pek çoğumuz bu konuların ikide birde gündeme getirilmesini özellekle sorunun halli yönünden doğru bulmuyoruz.

Türban konusu bunlardan biri

Sağ kesimin iktidara gelene kadar çeşitli gösterilerle beslenerek gündemden düşürmediği bu konu destekledikleri parti iktidara gelince nasıl gündemden düştü hepimiz biliyoruz.

Kimilerince türban mağduriyeti olarak en önemli ülke sorunu gibi okunan bu konunun hallolmadan gündemden düşürülmesi veya eski taraftarlarınca o kadar önemsenmemesi esas sorunun bu olmadığını gösteryor.

Diğer önemli nokta kız çocuklarının okumamasında tek özgülk konusunun bu olmaması gerçeği

Üçüncü önemli sorunun ise bu konudakı davalara verilen yargı kararlarınrın bağlayıcılığı

En önemlisi sosyolojik gerçeklerin, bir siyasi silah ve sorun haline getirildikçe çözümsüzlüğe kilitlenmesi.

Halkın kendi içinde normal kabul edeceği konuların ha bire deşilerek anormalleştirilmesi.

Zira dini veya folklorik nedenlere dayalı olarak gerçekleşen bu giyim seçeneği kendi normal seyrinde gelişse, çekişme alanı olmadan ve sahiplerini sadece kendi tercihleriyle oluşsa o zaman kimse kimseye neden ille benim gibi değilsin demez.

Bu esneklik kişiyi kendi seçimlerinde daha özgür ve esnek kılar.

Bunun çaresi “Türban”ın üniversitelerde yasaklanmasının kanun yoluyla izin verilip verilmemesi değil.

Toplumun reflekslerine bırakılmasıdır.

Zira daha önce siyasallaştırılan bu konu, bugün için liderlerin bir emriyle ve tek başına bir partinin istemesiyle biçimlenecek kadar doğal bir konu olmaktan çoktan çıkarılmıştır.

Bu nedenle iktidara aday liderlerin bunca sorun varken önce bu tip konulardan test etmeyi bırakmaları gerekir.

Okuyucular aslında medyadan bunu bekliyor.

Madem her şey değişiyor medyanın da siyasilerin üstünde kafa yorulacak yeni test argümanları geliştirmesi gerekir. Zira medya, ülke gündeminde hangi parçanın nasıl çalınacağını tayin eden maestrodur.

Sevgi Özkan

14 Ağustos 2010 Cumartesi

"HAYIR"IN ESAS GEREKÇELERİ

Fikrini sormak için vatandaşlık hakkı olarak oylarına başvurulanlara, hem artıları hem eksileri olan bir bütünün, tek seçenekle cevaplanmaya sunulması, başlı başına bir red etme yani hayır deme nedenidir.

Farklı konularda farklı seçenekleri onaylayacak bireylerin, koy sepete anlayışı ile oluşturulan böyle yığınlara itiraz etmeleri çok doğal.

Gerçek fikir ölçümü ve samimi cevapları saptamak için İlk önce sorunun doğru sorulması gerekir. Yanlış soruların cevabı da gerçeği yansıtmaz.

Yurttaş olarak vatandaşlara ne soruluyor?

İçinde beğenmediğin şeyler olsa da bu yığını onaylıyor musun?

Yurttaşların bireysel tercihlerine gerçekten önem verilse zaten bu tip oylamaya başvurulmazdı.

Bu durumu dikkate almayanların, taraftarlık psikolojisiyle oylamayı kendi anlamı dışında genişleterek aslında neyin oylanmasına zorlarlarsa zorlasınlar, bireysel düşüncesini titizlikle belirtmek isteyen sorumlu kişilerden alacakları cevap HAYIR olacaktır.

Hayır demek için evet yazılı mührü HAYIR bölümüne basarak kullanmak, bu konuda hayır sözünün evet gibi algılanmasını önlemek ve fikrine sahip çıkmak da önemli bir yurttaşlık sorumluluğu olduğundan gerçek görüşlerin dikkate alınmasını sağlamak ve bu yolla öyleymiş gibi gösterilen hedeflerle iyice kafa karışıklığı oluşturan sunumlardan medet umulmasını önlemek için çok dikkat etmek gerekir.

Özetle... Her şeyden önce Evet ve Hayır şıklarının dışında çekimserliğin bir seçenek olarak sorulmaması, buna itirazın da, hayırla belirtilmesine yol açıyor.

Bu durumu protesto için bir şık bulunmadığına göre oylama özgürlüğüne dayanarak böyle davranmak da, bir vatandaşlık hakkı oluyor.

Yine oylananın aslında şu anlama geldiği türünde zorlama yorumlar, belli bir algılama gerçeğini işaretlese de vatandaşın gerçek fikrini yok saydığı için rahatsızlık verici. Bu nedenle oylamaların işaretlediği kazanç veya kayıpları başka anlamlara kaydıran genel algı cephesini de reddetmek için sorumluluk sahibi yurttaşlara bu oylamayı hayır diyerek reddetmekten başka çare kalmıyor.

Sonuçta geniş anlamlar yüklenen bu HAYIR oyu, vatandaşa gerçek saygının nerelerden geçtiğini yönetenlere anlatma fırsatı da doğuracaktır.

Sevgi Özkan

26 Haziran 2010 Cumartesi

GÖRÜNTÜ SAĞIRLARI İLE GÜRÜLTÜ KÖRLERİNİN SAVAŞI. (Diyalog !)

Çağımızda olup bitenleri anlamaktan önce isim koymaya bakıyoruz.Çağımıza konulan isimlerden biri de GÖRÜNTÜ ÇAĞI. Herşeyin görüntüsel olarak anlam kazandığı, içeriklerin görüntüde dışlaşmadan varolabilemediği, hesaba katılmadığı bir çağda yaşıyoruz.

Yine herkesin kendi avazından öte birşey duymadığı bir GÜRÜLTÜ ÇAĞINDA yaşadığımızı da söyleyebiliriz. Bu nedenler, insanlar arasında diyalog kurmayı da zorlaştırıp bazen imkansızlaştırıyor.

Birbirini realite olarak görmeyen insanlarla, birbirini realite olarak duymayan insanların oluşturduğu yaşam platformunu, çatışmasız sürdürmek mümkün değil sanki.

Görüntü çağının sağırları, sesini duymadıklarını görmüyorlar zaten. Gürültü çağının körleri de görmediklerinin sesini hiç duymuyorlar.

İletişim tekniklerinin her ses ve görüntüyü açığa çıkardığı günümüzde, bakmakla görmek, duymakla algılamak ve algılamakla kabul etmek arasındaki fark, her geçen gün daha büyümeye başladı. Kendi haklılığına inananlar, çıkardıkları gürültüden, önce: kendileri sağırlaşıyorlar.

Dediklerinin nasıl anlaşılacağını hesaba katmadan bağıranlardan geçilmiyor.. Bu seslerin, ulaştığı tarafta anlayışsızlık duvarlarına çarpmasından oluşan gürültü, sahiplerine bekledikleri cevap gibi geri yansıyarak gürültüyü arttırıyor.

Görmedikleri yani asla dikkat alanına almadıklarına sesli atış yapan körlerle, duymadıkları sesleri, görmeyen sağırlar arasında kıyametler kopuyor.

Kendi avazlarının gürültüsüyle sağırlaşanlar, diğerlerini göremedikleri için kendi görüntülerinin yansımasıyla savaşmaya mahkum oluyorlar.Farklı görüntü ve sesler birbirine ulaşamadıkça diyalog yerine çatışma doğuyor.

Bu çatışmanın adını koymak, nedenini iyi anlamaktan daha kolay olduğu için herkes ad koymakla uğraşıp neden çatışıldığını doğru dürüst anlayamıyor.

Bağıranın görmediği, görenin duymadığı bu çatışmalara kültürel farklılıkların belirlediği anlamlandırma ve algılamalar üzerinden çözüm bulma çabası, artık daha bir önem kazanıyor.

Farklı değerlerin egemenlik alanını iyi tanıyanların aracılığına yani yaşam kültürlerinin birbirine çevrilmesine artık daha çok ihtiyaç var.

Farklı kültürlerin birarada varolabilmelerinin en önemli şartı, birbirini gerçekten duymak ve görmek yani yoksaymamak olmalı, bu da tarafların erişecekleri ortak bilinç ve onayı ile sağlanabilir.

İnsanlığın gelişimi bu yeni bilinç evresine doğru yol almakla oluşacak.



.

.