YURTTAŞ MUHALEFETİ.
Yurttaşlarda sivil protesto bilincinin önemi, toplumu ilgilendiren temel sorunlara yerinde tepki vermesinden kaynaklanıyor.
Türkiye'de az rastlanan tepkisel kalkışmaların oluşmamasının en temel nedeni, yurttaşların tepki anlayışının yetersiz ve çoğunlukla partisel yandaşlık içinde kalması.
Mevcut yasaları tanımama keyfiyetiyle istediği doğrultuda ayarlama yapan bir yönetim varken, yurttaşların her şeyi bırakıp bu konuda sadece muhalefeti seçmiş partileri eleştirmeyi demokratlık sanma aymazlığı, önemli bir temel hata.
Zira olan biteni gereğince takip etmeyip arada bir baktığı ve de kendine dokunduğu konularda bile ne yapıp ettiğini yine gereğince takip etmeden ve iktidarın baskısıyla topluma yeterince ulaşamayan girişimleri hesaba katmadan muhalefeti eleştirmek, gerçekten önemli bir aymazlık.
Demokrasilerde yurttaşlık bilinci birey'in sorunlar karşısında peki ben ne yapıyorum diye önce kendine sormasıyla gelişir.
Herkes baskı nedeniyle iktidara veremediği aklı, yarım yamalak bilgilerden oluşturduğu çözümsel çıkarımlarla muhalefete vermeye kalkınca, bunu da yeterli sanınca, ortaya en çok baskı uygulamasının biçimlendirdiği tepkisiz bir toplum çıkıyor.
Kamu oyu oluşması önce yurttaşın olan bitenle dedikodu düzeyinin dışında ilgilenmesiyle mümkün olduğundan, yaşananlar karşısında çok sıkılıp haberdar olmamayı kurtuluş sananlarla, etkili bir muhalif kamuoyu oluşamaz.
Gelişmiş batı toplumlarında tepki oluşturan toplumsal sorunlar, toplu protestolarla kamuoyunu sergilediğinden, partiler ona göre yön alırlar.
Bizde ise özellikle her şeyin kendisinden beklendiği ve her şeyin nedeni olarak nitelendirilen ana muhalefet partisine çatma ve akıl verme demokratlığı(!)ile geçiştiriliyor.
Bu konuda taze bir örnek iki üç gün önce gelen haberlerde dışlaşıyordu.
Basın özgürlüğüne 1766'lardan beri kesintisiz uyan İsveç'te gerçekleşen Götteburg Kitap Fuarı'na Nazi yanlısı yeni bir oluşum katılmak isteyince izin verilmiyor. Bu tepkime için ayağa kalkan birkaç yüz kişilik Nazi yandaşı kalabalığın karşısına binlerce yurttaş kalabalığı toplu gösteri olarak dikiliyor.
İşte demokrasinin içselleştirildiği toplumların toplumsal refleksiyle bizim gibi her şeyi kendi dışında oluşumlardan bekleyen yurttaşların ve toplumun farkı burada.
Zira fikirsel tepki yerine eli sopalı duygusal tepki verme kültürüne sahip bir toplumda, bu durumun politik kışkırtmalarla iç savaşa döndürülmesi olası.
Fikirsel tartışmayı duygusal tepkiyle karşılamanın demokratlık olmadığı yine her alanda bilinen bir şey.
Demokratik reflekslerin, fikire fikirle karşı durma, pratikleriyle içselleştirilmesine ortam hazırlamak önemlidir.
Bu nedenle toplum yönetiminden sorumlu olanların küfürlere değil fikirlere saygı duyması gerekir.
Ana muhalefet Partisi acil çözümler dışında yurttaşlara saygı ve bu temel hak arama konusunda etkili protestolarda partizanca öne çıkmadan yaptığı yönlendiricilikle; adalet yürüyüşü, adalet sempozyumu ve buna benzer uzun vadeli demokratik davranış eğitimi sunması çok önemli.
Ana muhalefetinin Cumhuriyetin temel kazanımları doğrultusundaki göze görünmeyen çabalarını anlayanların sayısı zaten yüzde yirmi beşi geçmez.
O nedenle başarısını seçimlerde aldığı oy sayısı ile ölçümlemek, toplumun selameti açısından gerçekleri yansıtmayan geçersiz bir değerlendirmedir.
Yüzde yirmi beşi genişletmenin, yollarını bu tür temel eğitimle sağlama çabasını yeterli muhalefet yapmamak gibi yorumlamak, gelinen yerde gerçekleri görmekten son derece uzak, trajikomik bir lüks oluyor.
Bu konuyu muhalefete eleştiri yapmamak gibi algılayanlara verilecek cevap kendilerinin nasıl muhalefet yaptıkları ve neden eleştirdikleri alanda çalışmadıkları olmalıdır. Demokratik toplumlarda Siyasi partiler, yurttaşların emir eri değil, sorunların çözümüne katılım bekledikleri toplumsal kurumlardır.
Biraz bilgi, biraz bilinç lütfen.
Sevgi Özkan
7 Ekim 2017 Cumartesi
29 Nisan 2017 Cumartesi
DİYALOG
DİYALOG
Nedir?
İki kişi arasında geçen konuşma diye kısaca tanımlanan iletişimdir.
Aslında düşünsel iletişim biçimi yoluyla gerçekleştirilen bir aktarım alışverişi diye de tanımlanabilir.
Zihnin olan biteni kavrama ve
yorumlamasında ulaşılan anlam ve anlamlandırma ortaklığı Kavram ise,
Düşünce inşaasında farklı öncüllerden yola çıkarak oluşturulan fikirlerin karşı karşıya gelmesi ve her iki tarafın yine her ikisinin öncüllerini ayrı ayrı yorumlanmasından ortak sonuç çıkarma çabası: Diyalog dur.
Zıt veya
aynı yönde oluşan farklı anlamlandırmalar ve bilgisel kodlanmalardan doğan kavramsal
farklılıklar üzerinde durulmadan gerçek anlamda diyalog ve de anlaşma mümkün
olamaz
Bu karşıtlık
analizlerinin, karşıtlarca duygusal değil akılsal olarak ele alınmasıyla ulaşılan sonuç, iletişim açısından etkili olan diyalogun sağladığı yararı ve gerekliliği işaretler..
Diyalog diye karşılıklı dilsel dövüşme ve sövüşmeler veya tek taraflı bildirimlerin yeterli sanılması en önemli hatadır.
Sevgi Özkan
24 Aralık 2016 Cumartesi
20 Aralık 2015 Pazar
"EĞER"
Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya "tanrı" tarafından belirlendiğinin kabulü, bu nedensellikler zincirini de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi, geleceğimizi tayin etmekle kalmaması, başkalarının geleceğini de belirleyebilmesi bu nedenle büyük bir sorumluluk bilinci oluşturmasından ileri geliyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de, seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok, tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini "Allah'ın dediği olur"inancına bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı?
Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya "tanrı" tarafından belirlendiğinin kabulü, bu nedensellikler zincirini de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi, geleceğimizi tayin etmekle kalmaması, başkalarının geleceğini de belirleyebilmesi bu nedenle büyük bir sorumluluk bilinci oluşturmasından ileri geliyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de, seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok, tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini "Allah'ın dediği olur"inancına bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı?
İnsanların kendi seçimleri için tek cevap "Allah akıl fikir versin"demek değildir her halde.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor. Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor. Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.
Yani nedenselliklerin nedenine dönük bir arayış.
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .
Bilim de işte bu nedensellikler düzenlemesinin nasıl oluşturulabileceğinin cevabını aradığı için önemli.
Sevgi Özkan
20 Kasım 2016 Pazar
ÇOCUKLARIMIZI VE BİZİ KİM KURTARACAK
ÇOCUK Hakları Sözleşmesi'nin ülkemizce imzalanmasının üstünden 21 yıl geçmesine karşın toplumsal bilincin yeterince yükselmediği ortada.
Yasalar gereği Çocuk Haklarından birince derecede sorumlu olan devleti yöneticilerinin yeterli bilince sahip olmadıkları son günlerde toplumsal tepkilerin odağına oturan bir yasa dışı yasal düzenleme girişimiyle gördük.
Toplumu ayağa kaldıran çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi konusu bunu gösteriyor.
Çocuk istismarıyla ilgili yeni bir yasa tasarısına gece yarısı korsan şekilde sokulan ve tecavüze uğrayan çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilerek sorunun çözümleneceğini öneren yetkililerin aslında böyle yasal girişimlerde bile devleti elinde tutanların çocuğun yüksek yararından çok kendi yararlarını düşündüklerini ortaya koydu.
Kamuoyunda çok tepki oluşması, insanların kendi çocukları ile empati kurmaları kadar çocuk hakları kavramındaki duyarlılığının da eskiye göre daha arttığını gösteriyor.
Ama bu sözleşmede temel sorumluların başında bulunan devlet yöneticilerinin aynı duyarlılıkta olmadıkları, araya çaktırmadan soktukları bu madde ile çocukların yüksek yararını değil suçluları af etmeye zemin hazırladıkları ortaya çıkıyor. Tepki de buna dönük.
Toplum tepkisi böyle bilinçli olunca devlet yönetimi de her istediğini yapamıyor.
Bu konuda oluşan tepki konsensusu keşke ortak geleceğimizi ilgilendiren her kaçak yasa girişiminde dışlaşsa.
İşte o zaman hem kendi yarınlarımız hem de çocuklarımızın yarınları geleceğe değil geriliğe ayarlanmaktan kurtulur.
Toplumsal sorunların çözümünde, olan biteni bilinçle takip eden ve ortak tepkileri gerektiği anda gösteren kitlelerin oluşturduğu tepkisel kamuoyu çok önemlidir.
Hayali bir dünyada değil ülkemizde ve her şeyin farkına vararak yaşamayı ilke edinirsek ortak evrensel ve çağdaş değerlerle biçimlenen akıllarımızla kendimizi de çocuklarımızın bu gününü ve yarınlarını da kurtarabiliriz.
Çocuk haklarını içselleştirmek ve savunmak demokrasiye temel oluşturan çağdaş bir insanlık görevidir.
Sevgi Özkan
ÇOCUK Hakları Sözleşmesi'nin ülkemizce imzalanmasının üstünden 21 yıl geçmesine karşın toplumsal bilincin yeterince yükselmediği ortada.
Yasalar gereği Çocuk Haklarından birince derecede sorumlu olan devleti yöneticilerinin yeterli bilince sahip olmadıkları son günlerde toplumsal tepkilerin odağına oturan bir yasa dışı yasal düzenleme girişimiyle gördük.
Toplumu ayağa kaldıran çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi konusu bunu gösteriyor.
Çocuk istismarıyla ilgili yeni bir yasa tasarısına gece yarısı korsan şekilde sokulan ve tecavüze uğrayan çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilerek sorunun çözümleneceğini öneren yetkililerin aslında böyle yasal girişimlerde bile devleti elinde tutanların çocuğun yüksek yararından çok kendi yararlarını düşündüklerini ortaya koydu.
Kamuoyunda çok tepki oluşması, insanların kendi çocukları ile empati kurmaları kadar çocuk hakları kavramındaki duyarlılığının da eskiye göre daha arttığını gösteriyor.
Ama bu sözleşmede temel sorumluların başında bulunan devlet yöneticilerinin aynı duyarlılıkta olmadıkları, araya çaktırmadan soktukları bu madde ile çocukların yüksek yararını değil suçluları af etmeye zemin hazırladıkları ortaya çıkıyor. Tepki de buna dönük.
Toplum tepkisi böyle bilinçli olunca devlet yönetimi de her istediğini yapamıyor.
Bu konuda oluşan tepki konsensusu keşke ortak geleceğimizi ilgilendiren her kaçak yasa girişiminde dışlaşsa.
İşte o zaman hem kendi yarınlarımız hem de çocuklarımızın yarınları geleceğe değil geriliğe ayarlanmaktan kurtulur.
Toplumsal sorunların çözümünde, olan biteni bilinçle takip eden ve ortak tepkileri gerektiği anda gösteren kitlelerin oluşturduğu tepkisel kamuoyu çok önemlidir.
Hayali bir dünyada değil ülkemizde ve her şeyin farkına vararak yaşamayı ilke edinirsek ortak evrensel ve çağdaş değerlerle biçimlenen akıllarımızla kendimizi de çocuklarımızın bu gününü ve yarınlarını da kurtarabiliriz.
Çocuk haklarını içselleştirmek ve savunmak demokrasiye temel oluşturan çağdaş bir insanlık görevidir.
Sevgi Özkan
16 Haziran 2016 Perşembe
ÖLÇÜNÜZ NE?
On beş yıldır örgütlü cehaletin yönetimine esir düşen toplumumuzda iktidar ve muhalefet çatışması yanlış bir çizgide sürdürülmeye zorlanmaktadır.
İktidarın
yerleşik norm ve yasaları hiçe sayarak yaptıklarına kılıf uydurucu
kararnameleri yasa sayan yönetimine karşı yapılan eleştirilerin, iktidar yerine daha çok ana muhalefete(CHP)ye çevrilmesi komik olmakla kalmayıp saçma ve akıl dışıdır.
Demokratlık gösterisi olarak iktidara söyleyemediklerini muhalefette kusur aramaya dönük bir düşünce sporu haline getirenler, etkili muhalefet olmadığı iddiasındadırlar.
Yapılıp edileni kendilerinin görmesine fırsat yaratıldığı kadarıyla değerlendirmeye kalkıp kendi öncüllerinden yola çıkarak kurgulanan bu mantıki çıkarım doğru bir yargı mıdır?
Tabii ki HAYIR.
Aslında yönetim sorunlarına bir tür "Dinsizin hakkından, imansız gelir” mantığıyla bakanlar, iktidar gibi yapmadan onunla savaşımda muhalefetin görüntüsel bir üstünlük sağlaması mümkün değildir demektedirler.
Zira bilgi ve deneyimi önemsemeyen, davaları adına yanlış bulmadıkları aldatmaca olan takiye kılıfına geçirdikleri ilkesizliği, yalanı, dolanı iktidarını sürdürmek için kullanarak habire görüş ve tutum değiştiren, rejim değerlerini erozyona uğratarak bir din devleti kurma ilkesini gerçekleştirmek için yapmadığı kalmayan bu yönetim tutumunu sürdürmeleri, ortalama zeka yaşı çocuk kategorisinde olan bir toplumda çok da zor olmamaktadır.
Bu nedenle iktidarı ele geçirmek için başarı yolu diye muhalefete de her türlü kuralı çiğnemeyi, yalanı dolanı başarılı politika sayan kuralsız bir dövüşü, kural tanımazlığı, bağırıp çağırma şirretliğiyle sağlanan görüntüsel üstünlüğü, bekliyor olmalılar. Zira iktidarı onaylayanların oyunu
kendilerine çekmeleri mümkün değil.
Yani ana muhalefeti yetersiz bulanlar aslında ondan iktidarın dövüş sitilini geçecek bir davranış modeli beklemekte ve öğütlemektedirler.
Muhalefet neden kitleleri peşine takmıyor, sokağa inmiyor diyen vatandaşlar onun demokratik muhalefet hakkını demokratik çerçevenin dışına çıkarmayan tutumuyla ülkeyi iç savaş ve kargaşadan koruduğunu görmemekte ve takdir etmemektedirler.
Öyle ki hatalı ve çağdaş uygarlığın normları dışına çıkmayan tutumunu görüntüsel olarak tatmin edici bulmamakta sen de onun yaptığını yap demektedirler.
Sorun, oyunun kurallara göre oynanmasını, “kazanmak” için yeterli bulmamakta daha da ileri giderek kuralsız ve kaotik girişimler yapılmasının da beklenilmesindedir.
Oysa muhalif olanların muhalefeti yürütenlere "doğru"sandıkları bu eleştirilerle destek vermeye kalkarken, kendini sadece her şeyden bağımsız pasif bir hakem gibi görmesi ve sadece olumsuz eleştirilerle yetinmesi, muhalefet yürütücülerinin değil seçmenin niteliğini göstermektedir.
İktidarın da en büyük dayanağı, muhalefetin kendilerini eleştirmekten çok muhalefetin bu türden eleştirilmesi olmaktadır.
Yani muhalefet
liderlerinden, iktidarın tek adam yönetiminin sergilediği yalanlara ve
saptırmalara dayalı tüm illegal ve kaba tavırlarını benimsemesi hatta daha da
ileri gitmesini bekleyenler önce yurttaş olarak kendi seçmenlik ölçülerini
gözden geçirmelidirler.
Ülkemizde artık düşünen, akıllı, eğitimli, nazik, duyarlı insan tipinin kusurlu kategorisinde görüldüğü gerçeğine bu yoldan gelindiği de tartışmasız bir gerçektir.
Zaten iktidar baskıyı arttırmak için sokağa çıkılmasını ve karşısına paralı sivil kışkırtılmış güçlerin onların karşısında yer almasını istiyor.
Kalkışmamayı önermek değil ama yerinde ve demokratik ölçülerde tavır koymayı becerebilmek önemlidir.
Muhalefet liderinin önüne atılan kurşuna (ki hepimize atılmış bir kurşundu) CHP'yi pasiflikle eleştirenler onlara önerdikleri sokağa çıkmaya neden katılmadılar?
Partiden davetiye mi beklediler?, O karşı çıkışta partililer neden yalnızdılar?
O zaman oturduğu yerden muhalefet partisine akıl öğretmeyi ona yol göstermeyi vazife edinenler önce kendi zafiyetlerini eleştirmelidirler.
Her yurttaş kendine "siyasi protesto ölçüm ne?" diye sormalı ve muhalefete gereken desteği de bu doğrultuda gerçekleştirmelidir.
Yaptığı şeylerin önemini takdir etmeden devamlı olumsuz eleştirileri sıralamak bir siyasi partiyi zayıflatmanın başka bir yoludur.
Bu nedenle siyasal yönden olumlu sonuç alınmasını önleyen pedagojik bir hatadır.
Gerçekten ölçünüz
ne?
Sevgi Özkan
Sevgi Özkan
10 Şubat 2016 Çarşamba
"SIRASI MI ŞİMDİ?" SENDROMU.
Bilinçsiz sürücüleriyle ne yapacağı belli olmadan yuvarlanan bir aracın içinde gibiyiz.
Olan bitenlerin ayrımına varamayanlara yarını bile düşündürmeyen yaşam telaşıyla, yadsınamaz gerçeklerin içindeyiz.
Ne yapacağını bilmemekten çok, bilmenin verdiği tedirginliğin kanıksanamaz telaşı bir yanda, yaşamlarımızın kendi çizgisinde ilerleyen gerçeği de öbür yanda.
Çoğumuzun ortak ikilemi, yapıp ettiklerimiz veya yapmak istediklerimizin sırası olup olmadığı üzerinden gelişen "Sırası mı Şimdi?"sorusuyla şekilleniyor
Yaşanmakta olanları çeşitli kanallardan takip ettiğimiz ve olumsuz gidişata karşı yaşantılarımıza normal devam edip etmeme kararsızlığı ile zamanı tükettiğimiz günlerdeyiz
Hepimiz ne yapabiliriz diye kendimize ve etrafımıza soruyor ama davranışlarımızı, ortak bir hamle veya bilince döndürememe ataletinden kurtulamıyoruz.
Biliyoruz ki İnsan aklının umut ve yaratıcılığı, güçlükleri, açmazları er geç ortadan kaldırıyor.
Ne olduğumuzun, ne olacağımızın yanında kıymetinin kalmadığı böyle dönemlerde, gerçeği kavramayı sağlayan tek dayanak çile çekme bilinci.
Gösterilen veya görülen durumların gerçeğini iyi kavramak önemli kazanç olarak, yaşamların kendi gidişini zorladığından "Sırası mı şimdi?" ikilemi yolumuzu kesi kesi vererek bir sendroma dönüşüyor.
Savaşın her türünün bir arada yaşandığı bu günlerde yaşama umutsuzluğunun diyalektiği olan yaşama aşkı da doğuyor.
Bu nedenle ayakta kalmak için belki de her şeyin sırası.
Kendimizi "boş" tutmamak kaydıyla hoş tutmak zorundayız.
Kaybedilen zamanın telafisi olmadığına göre herkes için çözüm, zamanın ruhunu bilinçle yaşamak, tabii ki sorunlarla savaşarak.
Bilinçli çileler dileğiyle.
Sevgi Özkan
Bilinçsiz sürücüleriyle ne yapacağı belli olmadan yuvarlanan bir aracın içinde gibiyiz.
Olan bitenlerin ayrımına varamayanlara yarını bile düşündürmeyen yaşam telaşıyla, yadsınamaz gerçeklerin içindeyiz.
Ne yapacağını bilmemekten çok, bilmenin verdiği tedirginliğin kanıksanamaz telaşı bir yanda, yaşamlarımızın kendi çizgisinde ilerleyen gerçeği de öbür yanda.
Çoğumuzun ortak ikilemi, yapıp ettiklerimiz veya yapmak istediklerimizin sırası olup olmadığı üzerinden gelişen "Sırası mı Şimdi?"sorusuyla şekilleniyor
Yaşanmakta olanları çeşitli kanallardan takip ettiğimiz ve olumsuz gidişata karşı yaşantılarımıza normal devam edip etmeme kararsızlığı ile zamanı tükettiğimiz günlerdeyiz
Hepimiz ne yapabiliriz diye kendimize ve etrafımıza soruyor ama davranışlarımızı, ortak bir hamle veya bilince döndürememe ataletinden kurtulamıyoruz.
Biliyoruz ki İnsan aklının umut ve yaratıcılığı, güçlükleri, açmazları er geç ortadan kaldırıyor.
Ne olduğumuzun, ne olacağımızın yanında kıymetinin kalmadığı böyle dönemlerde, gerçeği kavramayı sağlayan tek dayanak çile çekme bilinci.
Gösterilen veya görülen durumların gerçeğini iyi kavramak önemli kazanç olarak, yaşamların kendi gidişini zorladığından "Sırası mı şimdi?" ikilemi yolumuzu kesi kesi vererek bir sendroma dönüşüyor.
Savaşın her türünün bir arada yaşandığı bu günlerde yaşama umutsuzluğunun diyalektiği olan yaşama aşkı da doğuyor.
Bu nedenle ayakta kalmak için belki de her şeyin sırası.
Kendimizi "boş" tutmamak kaydıyla hoş tutmak zorundayız.
Kaybedilen zamanın telafisi olmadığına göre herkes için çözüm, zamanın ruhunu bilinçle yaşamak, tabii ki sorunlarla savaşarak.
Bilinçli çileler dileğiyle.
Sevgi Özkan
20 Aralık 2015 Pazar
"EĞER"
Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya"tanrı"tarafından belirlendiği kabulü, bu nedensellikler zincirine de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi geleceğimizi tayin etmekle kalmıyor başkalarının geleceğini de belirleyebildiği gerçeği büyük bir sorumluluk bilinci oluşturuyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini "Allah'ın dediği olur"a bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı? İnsanların kendi seçimleri için tek cevap "Allah akıl fikir versin"değildir her halde.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor.Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.Yani nedenselliklerin nedenine dönük bir arayış.
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .Bilim işte biraz da nedensellikler düzenlemesinin nasıl oluşturulabileceğinin cevabını arıyor.
Sevgi Özkan
Biliniyor ki:
Her şeyi oluşturan bir neden var.
Nedensellikler zincirine bağlı gelişiyor her şey.
Her konuda seçim ve kararlarımız geleceğimizi tayin ediyor.
Biz de zaten bazı seçim ve kararların ürünü olarak var oluyoruz.
Her olgunun bir güç tarafından yönetildiği veya"tanrı"tarafından belirlendiği kabulü, bu nedensellikler zincirine de "alın yazısı"olarak algılatıyor.
Düşünme ve karar vermenin önemi geleceğimizi tayin etmekle kalmıyor başkalarının geleceğini de belirleyebildiği gerçeği büyük bir sorumluluk bilinci oluşturuyor..
Gelinen yerden geriye bakıp eğer şöyle olmasaydı demek geçmişin kararlarından çok geleceği belirlese de seçimlerin bizim için en iyisi olduğundan emin olmak ancak yaşandıktan sonra algılanıyor.
Eğer, "eğer" demeseydik ne olurdu bunu bilmek çok zor.
Dinler, bu konuda zaten şahsı sorumlu tutmaktan çok tanrının dediği olur sonucunu çıkararak inananları rahatlatıyor ama sorumluluk bilincini tam geliştirmiyor.
O kadar ki bir çok kafa kendi düşünce ve seçimlerinin önemini kavrayamayıp hepsini "Allah'ın dediği olur"a bağlayıp rahatlıyor.
Peki yaşanan bu kadar vahşet hangi nedenselliklerin son halkası ve baştan verilen kararsa kimin kararı? İnsanların kendi seçimleri için tek cevap "Allah akıl fikir versin"değildir her halde.
"Bu vahşeti tanrı mı istiyor?"sorusuna günah demeyi görev sayıp rahatlayanlar dışında nasıl bir cevap verilebilir?
Bu soruyu bilim uğraşıları, olguların tümden veya parçadan hareketle değişmez nedensellikleri üzerinden sonuçlarına ulaştırıyor.Ta ki halkaya yeni bir nedensellik bağı eklenene kadar değişmeyen doğruların üstünde yükseliyor.Yani nedenselliklerin nedenine dönük bir arayış.
Düşünme ve karar verme sorumluluğu insanlık bilincini yükselttikçe nedensellikler zinciri daha önem kazanacak .Bilim işte biraz da nedensellikler düzenlemesinin nasıl oluşturulabileceğinin cevabını arıyor.
Sevgi Özkan
17 Aralık 2015 Perşembe
KÜLTÜREL DEĞERLER ÇATIŞMASININ GELİŞME SAFHALARI
2006 da yazdığım ve Milliyet Gazetesinde Meral Tamer'in değerlendirdiği Kültür Çevirmenliği yazımın 2009 ve 2012 de tekrar yazdığım metinleri
ORTAK KÜLTÜREL DEĞERLERİN ÇEVİRMENLİĞİ ÜZERİNE
Farklı anlamlandırmalara sahip tarafların, aynı konuyu ortak
noktalar üzerinde tartışması sağlandığında, taraflar kendilerini haklı bulmaya devam ediyorlar. Yani kimse karşı tarafın gözüyle bakmayı gerçekleştirmiyor.
Bu da beklenen uzlaşma olasılığını ortadan kaldırıyor.
Yıllardır: insan hakkı, adalet, hak, hukuk, gibi insanlığın ortak kavramları üzerinden sergilenen ve sorgulanan davranışlarda rastlanan tablo çoğunlukla bu.
Kutsalları da farklı kültürlerde, tarafların birbirinin kutsalına yönelik girişimleri de farklı biçimlerde şekilleniyor.
Bu gerçek ortadayken sanki aynı şeyi söylemiyorlarmış gibi birbirleriyle kavgaya tutuşanların göremedikleri bu.
Ortak kavramların üzerinde mutabakat sağlamak gerekliliğini de yine bu çatışmalar ortaya çıkarıyor ki aslında “demokrasi” kavramının ortak algılama açısından test edildiği nokta da bu.
Daha önce Danimarka'dan başlayan ve Müslümanlarla, bazı batılıları karşı karşıya getiren karikatür krizinde yaşanan kutsallara saygı-fikir özgürlüğü kavgası, İsviçre'de yapılan Minare referandumuyla tekrar ortaya çıkacak hissi veriyor. Herkes böyle bir cepheleşme korkusunu dile getirir oldu.
Bugünün dünden farkı, artık her iki taraftaki akil kafaların bu tip çatışmaları demokratik insan hakkı açısından değerlendirme noktasında birleşmeleri.
Ama ne yazık ki bu noktaya her toplum veya her birey aynı anda gelmediği için durumu farklı algılayıp düşmanlık kategorisinde değerlendirenler, kendi algılarının savaşçılarını ve savaş alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Öte yandan her olgu gibi çok yönlü gerçeklere dayanan bu gibi oluşumlar, kendini öteki üzerinden var edenlere bol bol malzeme de çıkarıp, cephe genişlemesine katkı sağlıyor.
Şimdi akil kafaların en önemli işi: olan bitenin ne olduğundan çok nasıl algılanabileceğini hesaba katan açıklamalar yapmak oluyor.
İnsanlığın ortak tartışmalardan doğru sonuçlar üretebilmeleri için
taraflara kendi kültürleri açısından durumu açıklayarak ortak kavramlarda buluşulmasını sağlayacak kültür çevirmenlerine ihtiyaç olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.
Bu anlatının en etkili alanı da Medya olabileceğinden bu durumların taraflara doğru algılatılmasını sağlamak da yine Medya organlarına düşüyor.
Hirant Dink öldürüldüğünde kitlelerin ortak protesto sloganı olan “Hepimiz Ermeniyiz” sözünü o gün doğru algılamayanlar, bugün İsviçre'de Minare yasağına tepki için Hepimiz Müslümanız biçiminde gösterilen ortak duruşa ne diyorlar acaba.
Bugünü doğru okuyabilirler ise, işte o zaman nesnellik anlamındaki tarafsızlığın, hiçbir tarafı tutmamak değil, tuttuğu tarafın hatasına karşı çıkmak olduğunu anlamış olarak toplu çatışmaların önlenmesine katkı sağlayacaklar.
Bu tip olaylar da, gittikçe bir arada yaşamaya şu veya bu biçimde mahkum olan farklı kültürlerin, ortak kavramlarda birleşmesini sağlaması yönünden önemli olmaya başlıyor.
Sevgi Özkan
3 Kasım 2012 Cumartesi
YİNE "Kültür Çevirmenliği" ÜZERİNE,
İletişim teknolojisinin gelişimi, yaygın olarak paylaşıldıkça dünya hem daha küçülüyor, hem daha büyüyor.
Bu çağda en çok ihtiyaç duyulan şey, söylenen sözlerin kendilerini üreten kültürel paradigmaların içinde ve dışında nasıl anlaşılacağının hesaba katılması. Zira hiç bir mesaj kendi kitlesi ile sınırlı kalmıyor.
Daha önce yaşanılan karikatür krizinde de olduğu gibi yine kavramsal algılama farklılıklarından doğan yanlış anlamalar veya bu farklılığı bahane ederek, yanlış anlamaların büyütülmesi, kitleleri birbirine düşürüyor.
Birinin kutsalına dokunan bir söz, diğerinin söyleyen hakkında ölüm emri çıkarmasına giden çatışmalara yol açabiliyor.
Vaktiyle Salman Rüştü'nün yazdığı bir kitaptan ötürü başına gelenler: bir kişiye karşı koskoca bir dinsel topluluğun ayaklanması olarak yaşanmıştı. Şimdi bu çatışmalar, kişilerin ait olduğu kültürlerin doğal kitleleri arasındaki çatışmalara dönüşmeye başladı.
Aynı paradigmaya sahip kişiler arasında bile söylenen sözlerin dinlenmemesi ve ona bağlı olarak gerektiğince anlaşılmamasından doğan kör döğüşü çatışmalar, artık din kültürlerinin aidiyet blokları arasındaki çatışmalara dönüveriyor.
Papanın bir devlet adamı da olduğunu hesaba katmadan daha önce ders verdiği bir üniversitede yaptığı teolojik bir konuşma: haber kaynaklarınca içinden seçilen bir iki cümleyle koskoca bir Müslüman alemini ayağa kaldıracak bir söze dönüşüverdi.
Papa, sözlerinin böyle de yorumlanabileceğini hesaba katmadığı için ne kadar hatalı sayılacaksa, kendine Müslüman diyenlerin de kendilerine yönelik şiddete yatkınlık ön yargısını şiddet kullanarak yok etmeye kalkmalarıyla aynı biçimde hatalı sayılıyorlar.
Kimse kimseyi tam olarak anlamadan birbirine giriyor.
İletişim teknolojisinin gelişimi, yaygın olarak paylaşıldıkça dünya hem daha küçülüyor, hem daha büyüyor.
Bu çağda en çok ihtiyaç duyulan şey, söylenen sözlerin kendilerini üreten kültürel paradigmaların içinde ve dışında nasıl anlaşılacağının hesaba katılması. Zira hiç bir mesaj kendi kitlesi ile sınırlı kalmıyor.
Daha önce yaşanılan karikatür krizinde de olduğu gibi yine kavramsal algılama farklılıklarından doğan yanlış anlamalar veya bu farklılığı bahane ederek, yanlış anlamaların büyütülmesi, kitleleri birbirine düşürüyor.
Birinin kutsalına dokunan bir söz, diğerinin söyleyen hakkında ölüm emri çıkarmasına giden çatışmalara yol açabiliyor.
Vaktiyle Salman Rüştü'nün yazdığı bir kitaptan ötürü başına gelenler: bir kişiye karşı koskoca bir dinsel topluluğun ayaklanması olarak yaşanmıştı. Şimdi bu çatışmalar, kişilerin ait olduğu kültürlerin doğal kitleleri arasındaki çatışmalara dönüşmeye başladı.
Aynı paradigmaya sahip kişiler arasında bile söylenen sözlerin dinlenmemesi ve ona bağlı olarak gerektiğince anlaşılmamasından doğan kör döğüşü çatışmalar, artık din kültürlerinin aidiyet blokları arasındaki çatışmalara dönüveriyor.
Papanın bir devlet adamı da olduğunu hesaba katmadan daha önce ders verdiği bir üniversitede yaptığı teolojik bir konuşma: haber kaynaklarınca içinden seçilen bir iki cümleyle koskoca bir Müslüman alemini ayağa kaldıracak bir söze dönüşüverdi.
Papa, sözlerinin böyle de yorumlanabileceğini hesaba katmadığı için ne kadar hatalı sayılacaksa, kendine Müslüman diyenlerin de kendilerine yönelik şiddete yatkınlık ön yargısını şiddet kullanarak yok etmeye kalkmalarıyla aynı biçimde hatalı sayılıyorlar.
Kimse kimseyi tam olarak anlamadan birbirine giriyor.
Kendi kutsallarına laf söyleyeni şiddetle yok etmekten başka bir davranışa şartlanmamış olan kitleler de, kendilerinin okuyup dinlemedikleri beyanlar hakkında kolayca şavaşa girebiliyorlar. Buna da medeniyetler çatışması deniyor.
Medeniyet sözünü bir kültürel gelişim blogu olarak alırsak, aslında taraflar gerçek anlamda tam bir medeniyet öncesi çatışma içindeler.
Bu nedenle kültür çevirmenliğine ihtiyaç olduğunun bir kere daha altını çizmeliyiz.
Kültür çevirmenliği, aynı sözün farklı kültürlerde aynı anlama gelmiyeceğini bazen en masum bir düşünce ifadesinin bir kültürün kutsalına dokunup, olay yaratabileceğini hesaplayıp ona göre ifade edilmesini sağlamaktır. En önemlisi kendimiz her söylediğimizi kendi öncüllerimizle iyi kurgulayıp açıklayarak, nasıl anlaşılacağını hesaba katarak konuşmak zorundayız.
Artık ne denildiği değil nasıl yorumlandığı daha önemli olan bir iletişim ortamının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.
Burada, ne kadar açıklanırsa açıklansın, anlama alt yapısı, söylenenleri gerektiği gibi anlamaya uygun olmayanların sayılarını da hesaba katınca en iyisi susmak diye düşünmemeli, tam tersine düşünerek konuşup düşünerek dinlemeyi ilke edinmek olmalı ki zaten bunun adına da diyalog deniyor.
Çağımızın temel problemlerinden biri de bu.
Sevgi Özkan
Medeniyet sözünü bir kültürel gelişim blogu olarak alırsak, aslında taraflar gerçek anlamda tam bir medeniyet öncesi çatışma içindeler.
Bu nedenle kültür çevirmenliğine ihtiyaç olduğunun bir kere daha altını çizmeliyiz.
Kültür çevirmenliği, aynı sözün farklı kültürlerde aynı anlama gelmiyeceğini bazen en masum bir düşünce ifadesinin bir kültürün kutsalına dokunup, olay yaratabileceğini hesaplayıp ona göre ifade edilmesini sağlamaktır. En önemlisi kendimiz her söylediğimizi kendi öncüllerimizle iyi kurgulayıp açıklayarak, nasıl anlaşılacağını hesaba katarak konuşmak zorundayız.
Artık ne denildiği değil nasıl yorumlandığı daha önemli olan bir iletişim ortamının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.
Burada, ne kadar açıklanırsa açıklansın, anlama alt yapısı, söylenenleri gerektiği gibi anlamaya uygun olmayanların sayılarını da hesaba katınca en iyisi susmak diye düşünmemeli, tam tersine düşünerek konuşup düşünerek dinlemeyi ilke edinmek olmalı ki zaten bunun adına da diyalog deniyor.
Çağımızın temel problemlerinden biri de bu.
Sevgi Özkan
23 Kasım 2015 Pazartesi
DENSİZLİK ve BİLİM
İlk densizliğini 1999 depremini yakışıklı bir deprem diye nitelendirmesiyle göstermişti.
O günün hayhuyu içinde olsa olsa abartırken saçmalamış dense de çok üzerinde durulmamıştı..
Daha sonra savunduğu şeyleri, tarafsızlık adına duygusuz ve oksimoron değerlendirmeleri, bilimsel çoşku (!) gibi görülmeye başlansa da densizlik tarafı ağır bastığı açığa çıktıkça itici olmaya başladı.
Savunduğu doğruları densizlikleri alıp götürmeye başladı.
Son marifeti, kendisiyle yapılan Pazar söyleşisinde "insan dışkısı yedirmek işkence değildir."demesi oldu.
Sosyal bilim eğitimi almamış ve sosyal bilimleri bilimden saymayan bir takım fenci(!)kafali bazı sözüm ona 'bilimsel'lerin bu tür insani duyguları kenara bırakan sözüm ona tarafsız gerçekçiliği, toplum gözünde bilimi de,"aydın" kavramını da eksilendiren en önemli niteliklerden.
Bilimsel doğruları kullanma hoyratlığı ve kavramları birbirine karıştırma özensizliği ve herkesi küçümseyen çok bilmişliği biraraya toplayan bu özellikler bilime de, insana da saygısızlıktan öte bir anlam ifade etmiyor.
Kendi alanındaki başarılı kariyerini bile tartışmaya açan bu oto kontrolsuz ifadeler, kendi açısından ne kadar haklı görülse de, kimsenin doğru olarak savunabileceği şeyler değil. Bırakın insan dışkısını insana zorla bir şeyin yedirilmesi bile insan hakları açısından işkencedir.
Şımarık, toplum gerçeklerinden uzak ve bilmedikleri alanlara da burnunu sokan bu densizlikler zaten cehalet pervasızlığından geçilmeyen ülkemizde en çok Cahilleri rahatlatıyor.
Sevgi Özkan
İlk densizliğini 1999 depremini yakışıklı bir deprem diye nitelendirmesiyle göstermişti.
O günün hayhuyu içinde olsa olsa abartırken saçmalamış dense de çok üzerinde durulmamıştı..
Daha sonra savunduğu şeyleri, tarafsızlık adına duygusuz ve oksimoron değerlendirmeleri, bilimsel çoşku (!) gibi görülmeye başlansa da densizlik tarafı ağır bastığı açığa çıktıkça itici olmaya başladı.
Savunduğu doğruları densizlikleri alıp götürmeye başladı.
Son marifeti, kendisiyle yapılan Pazar söyleşisinde "insan dışkısı yedirmek işkence değildir."demesi oldu.
Sosyal bilim eğitimi almamış ve sosyal bilimleri bilimden saymayan bir takım fenci(!)kafali bazı sözüm ona 'bilimsel'lerin bu tür insani duyguları kenara bırakan sözüm ona tarafsız gerçekçiliği, toplum gözünde bilimi de,"aydın" kavramını da eksilendiren en önemli niteliklerden.
Bilimsel doğruları kullanma hoyratlığı ve kavramları birbirine karıştırma özensizliği ve herkesi küçümseyen çok bilmişliği biraraya toplayan bu özellikler bilime de, insana da saygısızlıktan öte bir anlam ifade etmiyor.
Kendi alanındaki başarılı kariyerini bile tartışmaya açan bu oto kontrolsuz ifadeler, kendi açısından ne kadar haklı görülse de, kimsenin doğru olarak savunabileceği şeyler değil. Bırakın insan dışkısını insana zorla bir şeyin yedirilmesi bile insan hakları açısından işkencedir.
Şımarık, toplum gerçeklerinden uzak ve bilmedikleri alanlara da burnunu sokan bu densizlikler zaten cehalet pervasızlığından geçilmeyen ülkemizde en çok Cahilleri rahatlatıyor.
Sevgi Özkan
5 Kasım 2015 Perşembe
Grup niteliklerine göre biçimlenen Liderlik algıları.
Lider, başına geçtiği kitlenin "değerler bütünü" ile örtüşen onaylarla var oluyor.
Toplumların değerler tablosu üzerinden liderler çıkıyor.
Bu tanımlamanın en çarpıcı örneği ve bir anlamda en etkili liderleri mafya liderleridir.
Mafya liderleri yasa dışı zorba raconları ile varlık gösteren baskı gruplarının yöneticisidir.
Siyasi partilerde seçmenlerin genel değer ve düşüncelerini temsil eden siyasi grupların başkanları olarak bu işleyişin lideri oluyor
Prof. Dr.Yılmaz Esmer'in belirli aralarla gerçekleştirdiği Uluslararası Karşılaştırmalı Değerler Ölçümünde ülkemizi diğer ülkelerden ayıran en başat özellik "güvensizlik" duygusu olarak saptanmış. Kimseye güvenmeyen insanlar topluluğuyuz.
"Babana bile güvenmeyeceksin" deyiminin da gösterdiği gibi kimsenin kimseye güvenmediği bir toplumun parti liderleri de, en çok kendi partisi tarafından kabul görüp, güvenilir oluyor.
Yani Siyasi liderin yapıp ettikleri hem kendinin hem de temsilcisi olduğu grubun neleri onayladığının göstergesi.
Böyle bakınca CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun şahsında taşıdığı toleranslı, dürüst, kibar, demokrat, saygılı, karşısındakini dinleyen, çalışkan, fedakar, oyunu kuralına göre oynayan, yasa dışına çıkmayan, Cumhuriyet değerlerine ve parlamenter rejime saygı gibi nitelikleriyle, aslında toplumun kutsadığı bu değerleri önemseyen insanlar için önemli bir başkan ve liderdir.
Kısaca her lider kendisine layık olanın temsilcisidir.
CHP'nin oylarının %25, olsa olsa %30 dan öte gidemeyeceği gerçeğini de büyük oranda bu ölçüler belirlerken, aynı zamanda bu değerlerin toplumun %kaçınca benimsendiğini de gösterir nitelikler olduğu unutmamak gerekir.
Son derece orantısız şartlarda ve devlet gücünün olanaklarından yararlandırılmayan bir seçimde muhalefetin yüksek oy alamamasını liderlere ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun liderliğine bağlama alışkanlığıyla yetinmenin anlamsızlığı ortada.
AGİT'in, bile adil değil raporu verdiği ve daha önce rakamlarla nasıl oynadıklarını itiraf eden AKP lilerin varlığı ve bu konuda her türlü tedbir alınmasına karşın mevcut bazı işaretleri dikkate almayıp bu oyların nasıl kazanıldığının üstünde durmamak tam bir aymazlık sayılmaz mı?Hele resmi sonuçları bile beklemeden seçim sonuçlarını baz alarak muhalefet liderleriyle uğraşmayı yeterli gören seçim analizcilerinin bilgi ve bilinç seviyesi daha çok tartışılması gereken önemli bir konudur.
Sevgi Özkan
Lider, başına geçtiği kitlenin "değerler bütünü" ile örtüşen onaylarla var oluyor.
Toplumların değerler tablosu üzerinden liderler çıkıyor.
Bu tanımlamanın en çarpıcı örneği ve bir anlamda en etkili liderleri mafya liderleridir.
Mafya liderleri yasa dışı zorba raconları ile varlık gösteren baskı gruplarının yöneticisidir.
Siyasi partilerde seçmenlerin genel değer ve düşüncelerini temsil eden siyasi grupların başkanları olarak bu işleyişin lideri oluyor
Prof. Dr.Yılmaz Esmer'in belirli aralarla gerçekleştirdiği Uluslararası Karşılaştırmalı Değerler Ölçümünde ülkemizi diğer ülkelerden ayıran en başat özellik "güvensizlik" duygusu olarak saptanmış. Kimseye güvenmeyen insanlar topluluğuyuz.
"Babana bile güvenmeyeceksin" deyiminin da gösterdiği gibi kimsenin kimseye güvenmediği bir toplumun parti liderleri de, en çok kendi partisi tarafından kabul görüp, güvenilir oluyor.
Yani Siyasi liderin yapıp ettikleri hem kendinin hem de temsilcisi olduğu grubun neleri onayladığının göstergesi.
Böyle bakınca CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun şahsında taşıdığı toleranslı, dürüst, kibar, demokrat, saygılı, karşısındakini dinleyen, çalışkan, fedakar, oyunu kuralına göre oynayan, yasa dışına çıkmayan, Cumhuriyet değerlerine ve parlamenter rejime saygı gibi nitelikleriyle, aslında toplumun kutsadığı bu değerleri önemseyen insanlar için önemli bir başkan ve liderdir.
Kısaca her lider kendisine layık olanın temsilcisidir.
CHP'nin oylarının %25, olsa olsa %30 dan öte gidemeyeceği gerçeğini de büyük oranda bu ölçüler belirlerken, aynı zamanda bu değerlerin toplumun %kaçınca benimsendiğini de gösterir nitelikler olduğu unutmamak gerekir.
Son derece orantısız şartlarda ve devlet gücünün olanaklarından yararlandırılmayan bir seçimde muhalefetin yüksek oy alamamasını liderlere ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun liderliğine bağlama alışkanlığıyla yetinmenin anlamsızlığı ortada.
AGİT'in, bile adil değil raporu verdiği ve daha önce rakamlarla nasıl oynadıklarını itiraf eden AKP lilerin varlığı ve bu konuda her türlü tedbir alınmasına karşın mevcut bazı işaretleri dikkate almayıp bu oyların nasıl kazanıldığının üstünde durmamak tam bir aymazlık sayılmaz mı?Hele resmi sonuçları bile beklemeden seçim sonuçlarını baz alarak muhalefet liderleriyle uğraşmayı yeterli gören seçim analizcilerinin bilgi ve bilinç seviyesi daha çok tartışılması gereken önemli bir konudur.
Sevgi Özkan
25 Ekim 2015 Pazar
KOYUN OLMAYALIM, OLACAKSAK KEÇİ OLALIM
Bilindiği gibi, "koyun", itaatle özdeşleşen bir pasifliği çağrıştırır. Tıpkı keçinin inatla özdeşleşerek özgürlüğü çağrıştırması gibi
O nedenle, insanların ortalama davranış karakteristikleri de, koyun gibi olanlarla, keçi gibi olanlar, farklı imajlar yaratır.
Koyun gibi olanlar, genellikle sürü güdüsüyle davranır, biri bir yerden atlayınca hepsi atlar.
Keçi ise başına buyruk olup, alıp başını gider, olmadık tepelere tırmanır ve bunun bedelini de gerekirse tek başına öder.
Oraya nasıl çıktığına hayret ettirecek dağ yamacında otlayan bir keçi gibi yamaçlarda tek başına bir koyuna rastlamak pek mümkün değildir.
Zira koyun başını alıp gitmeye kalkmadan, sürüye boyun eğerken, keçi sürüyü de çobanı da takmadan kendi bildiğini yapmaya kalkandır..
İnsanların koyunluk ve keçilik sıfatları da davranış biçimlerini yansıtır.
Ya koyun olup her hangi bir seçim yapmadan buyuranın ardından gidecek veya keçi olup özgürlüğü seçecektir.
Seçim sizin elinizde.
SEVGİ ÖZKAN
Bilindiği gibi, "koyun", itaatle özdeşleşen bir pasifliği çağrıştırır. Tıpkı keçinin inatla özdeşleşerek özgürlüğü çağrıştırması gibi
O nedenle, insanların ortalama davranış karakteristikleri de, koyun gibi olanlarla, keçi gibi olanlar, farklı imajlar yaratır.
Koyun gibi olanlar, genellikle sürü güdüsüyle davranır, biri bir yerden atlayınca hepsi atlar.
Keçi ise başına buyruk olup, alıp başını gider, olmadık tepelere tırmanır ve bunun bedelini de gerekirse tek başına öder.
Oraya nasıl çıktığına hayret ettirecek dağ yamacında otlayan bir keçi gibi yamaçlarda tek başına bir koyuna rastlamak pek mümkün değildir.
Zira koyun başını alıp gitmeye kalkmadan, sürüye boyun eğerken, keçi sürüyü de çobanı da takmadan kendi bildiğini yapmaya kalkandır..
İnsanların koyunluk ve keçilik sıfatları da davranış biçimlerini yansıtır.
Ya koyun olup her hangi bir seçim yapmadan buyuranın ardından gidecek veya keçi olup özgürlüğü seçecektir.
Seçim sizin elinizde.
SEVGİ ÖZKAN
12 Ekim 2015 Pazartesi
YAPABİLİRİZ.
Bu kadar insanın ölümünden doğan acının yanında bu yitirdiğimiz yurttaşlarımızın öldükleriyle kalmamalarını sağlamanın görevimiz olduğunu da iyi kavramak gerek.
Ülkemizin puslu tuzaklı Ortadoğu kültürüne saplanmasını önleyen ortak davranışlarda bulunmak, bu yönde çaba sarf etmek kaçınılmaz bir görev.
Umut ise şu anda gıptayla baktığımız bizi örnekleyerek bizden ileri giden TUNUS gibi ülkelerin yapabildiklerini iyi anlamakta.
Bundan manevi dayanışma desteği almak çok önemli
Tunus'ta"Ulusal Dıyalog Dörtlüsü" adıyla dört farklı partinin bir anlaşma zemini sağladıkları siyasi pratik için NOBEL Barış ödülü almaları, şu acı ve karanlık günlerde Kimya ödülü alan bir yurttaşımız Aziz Sancar'dan sonra umut ve sevinç veren ikinci haber.
Biz de, kuruluşundan bu yana gelişmekte olan ülkelere çeşitli yönleriyle rol modeli olan Demokratik, Laik Cumhuriyetimizin nimetlerinden yararlanarak onu yaşatmaya çalışanlara karşı yıkmayı misyon edinenlerin politik baskı sarmalından demokratik düzen içinde kurtulmayı sağlayan bir mücadele yürütebiliriz.
Yoksa iç savaş ve kaos ortamında ne demokrasi yaşatılabilir ne de cumhuriyet.
Kılıçdaroğlu'nun samimi ve ağırbaşlı ve de diyalog sağlayıcı tavrı ve moderatörlüğü bu anlamda değerlendirilmesi gereken çok önemli bir fırsat.
Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra Atatürk'ü örnek alan liderleri Burgiba'yla, sağlam temellerde gelişmeye başlayan, pek çok savaşım ve son olarak Arap Baharıyla demokrasiden ayrılmamayı sağlayıp görece daha başarılı bir yere gelen ve NOBEL Barış Ödülünü almayı sağlayan TUNUS'un siyasi pratikleri bize de umut ve örnek olmalı.
Bunu dilemek kendimizden ne kadar eksilendiğimizi göstermez.
Tersine aklımızı başımıza toplamamızı sağlayan bir işaret olarak değerlendirilebilir.
EVET daha önce de yaptığımız gibi tekrar yapabilir, Cumhuriyetle atılan sağlam zemine ancak demokrasi içinde dönerek kurtulabiliriz.
Yapabiliriz.
Sevgi Özkan
17 Eylül 2015 Perşembe
“TARAFSIZ”LIK, TARAFSIZLIĞI.
Pek çok toplumsal sorun alanlarında yaşadıklarımızın özü, hatalı mantıkla yorumlanan kavramların yanlış sonuçlar üretmesinden kaynaklanıyor denebilir.Bunun bazıları kasıtlı bazıları anlama ve demokratlık algısının niteliğiyle de ilgili olabilir.
“Tarafsızlık”, birbiriyle çatışmalı iki taraftan birini
tutmak yerine hiçbir tarafı tutmamak anlamındadır.
Aslında bu daha çok nötr olmak yani hiç bir tarafı seçmemek anlamında
kullanılır.
Ama tarafsızlıkla amaçlanan şey o kişinin kendi seçimine karşın tarafsız
davranması ise, orada toplumsal bir temsil söz konusu demektir ve bu da kendi fikir ve duygularına karşın her görüş ve duyguya eşit uzaklıkta yani tarafsızca
yaklaşma gerekliliğini yerine getirmek anlamındadır.
Toplumların yönetim sorumlularının tarafsızlığı ise kendi
taraftarlığını yönetim işine karıştırmama adaletini sağlama sorumluluğu anlamındadır.
Mesela devlet başkanı olarak Cumhurbaşkanının anayasal olarak tanımlanmış görevinin
TARAFSIZLIĞI, partiler üstü bir tutumla tüm yurttaşlara kendi taraftarlığının
dışında eşit mesafede durmak ve eşit hakların işlemesini sağlamak olarak nitelendirilir.
Kendisini halkın seçmesi, bu gerekçeyi kabul ettiğini
göstermesi açısından daha da önemlidir.
Böyle olmadığı itirazlarına gerekçe olarak ileri sürülen:“ne yapsın
kendi geldiği veya kurduğu partiye karşı tarafsız olamaz”demek, tarafsızlığın bu
biçimde algılanmasını doğruymuş gibi savunmak anlamına gelir ki: bunun doğru olmadığı, kavramın kendisine ters düşmesi ve yasaların böyle olmadığından bellidir.
Mevcut anayasa hükümleri ve makamın varoluş amacı, tüm
yurttaşlara eşit mesafede durabilmeyi vaat ettiren yeminlerle sağlanırken, edilen
bu yeminler boşuna değilse, TARAFSIZLIK yerine getirilmesi gereken kutsal bir vaatse, bu argüman geçerli olamaz.
Zaten, bu makamın cezai dokunulmazlığı da, bu “tarafsızlık” şartının kabulüne
bağlı olarak anlam kazanıyor.
Sevgi
Sevgi
10 Eylül 2015 Perşembe
"NEDENSELLİK"Zincirinin temel Sorumlu Halkaları.
“İnsanlık”, insana dair süre gelen değişim ve gelişimlerin
en sorumlu halkasına yüklenen bir anlam.
Ortaya çıkan her şey, birbirinden doğan nedenlerin sonuçlarının
toplamı dersek, bu zincirlerin ana sorumluluk halkaları, sonucu belirleyici
olmaları yönünden önemli.
İnsan hakları, çocuk hakları, hayvan hakları gibi küresel
insani haklar açısından sorumlu devlet yönetimleri nedensellik zincirinin gelişiminde önemli bir halka.
Ekonomik veya siyasal rantların peşinde yurttaşlarının
yaşama, eğitim, sağlık vs gibi doğuştan kazanılmış haklarını gözden çıkaran
yönetim sorumluları, en büyük sorumsuz halkayı oluşturuyor.
Şu an tüm dünyada doğasal, iklimsel, siyasal çatışma,
işsizlik ve çeşitli nedenlerle evlerinden yurtlarından olan insanların,
yığınlar halinde göçer hale gelmesi başta yerleşik düzenler olmak üzere tüm
toplumları maddi manevi etkilemekte.
Coğrafi keşifler ve Sömürgecilik döneminin birikimleri
üzerine kurulan medeni dünyanın yarattığı gelişmişlikten artık sadece o
dünyanın insanları değil her dünyalı payını almak istiyor. Sanki tersine bir
coğrafi keşif kalkışması söz konusu. Küreselleşme olgusuyla koskoca bir köye
dönen gezegenin ahalisinin yaşamsal problemleri lokal etkilerin dışında her yeri ve
toplumları etkiliyor.
Artık hiçbir gelişmişlik kendi sınırlarını çevirip rahat ve
ulaşılmaz alanlar yaratma özgürlüğüne sahip değil.
Gezegen ahalisi ayaklandı bir kere. Bilişim teknolojisindeki
gelişimle sanal üzerinden her şeyi simüle eden dünyalılar, gerçeğin kendisine
ulaşmayı ve orada var olmayı diliyor.
Bu yurtsuzluk durumu, genel paylaşımdan kendine düşenle
yetinmeye baş kaldıran ve zaten yaşadığı şartlarda varlığını sürdürme olanağı
ortadan kalkan insanların, her engele rağmen özlemini çektiği o medeni dünyaya
ulaşma isteğini hiçbir devlet veya devletler birlikteliği veya kurumları
önleyemiyor.
Sonuç bu dünya tüm kültürlerin birbiriyle bir arada
yaşamasını demokratik olarak sağlayacak bir küresel düzene kavuşmadan bu yersiz
yurtsuz devinim artarak sürecek.
Şimdilik vicdanları bu tür bölüşümlere zorlayan masum bebek
cesetleri, küresel bir duyarlılık yaratıyor.
Sayıları arttıkça duyarsızlığa da dönüşebilen bu insani
dramları, sadece duygusal tepkiler veren değil, ancak akılsal çözümlere
zorlayan bir gelişmiş insanlık bilinci kurtarabilir.
Sevgi Özkan
2 Eylül 2015 Çarşamba
SORUN NEREDE?
Bütünsel bakışla, ipin ucunu yakalamak için yapılan "Sorun nerede?"arayışları, çoğu kez, genel beğeniye dayalı ürkütücü bir cahillik onayıyla oluşan bir tabloya ulaşıyor.
Oyunu kuralına göre oynamaya ve demokrasi kültürü açısından bakınca bu yatkınlıkta olanların genelin yüzde 25'ini oluşturan bir toplumsal düzende, sorunun partiler kadar bu nitelikte seçmenin sayısal yetersizliğinden kaynaklandığı izlenimi oluşuyor.
Bunun altında toplumsal yönden insani gelişmişlik algı ve anlayışındaki gelişmemişlik gerçeğinin yattığını düşünmek mümkün.
Zira, sorun, özünde düşünsel yönden gelişmiş aklın yaşam pratikleriyle ilişkisinde ortaya çıkan pasiflik yani antidinamizmle ilgili.
Sadece teknik yönden gelişmiş insan zihni, yine teknik gelişimin ürünü akıllı aletlere eklemlenerek görece ileri bir yaşam düzeyi oluştursa da, ardında gelişmiş düşünsellik yoksa, bireysel ve toplumsal bir insani gelişme sağlanamıyor.
Akıllı aletlerle sağlanan beceri takviyeli yaşam pratiğinin yarattığı toplumsal ortam, tüm yaşamı kavratacak gelişimi sağlamadığı sürece, toplumsal gelişmenin ortalaması yükselmiyor.
Düşünsel gelişmişliğe ait hukuk ve demokrasi duyarlılığı yönünden eğitilmemiş birey ve toplumların gelişmişlik ortalaması yükselmedikçe, sadece akıllı aletlere monte yaşamlar, yaşanacak bir düzen yaratmaktan çok, kaos kültürüne mahkum gerçek anlamda düşüncesi eğitilmemiş insan yığınları oluşturuyor.
En ileri teknikli telefon ve arabaların içinde trafik kaosu ve baskıcı insani ilişkilere mahkum olanların gelişmişlik hüsranları, önemli bir yaşamsal çelişki gerçeği.
Toplumsal duyarlılığı bireysel çıkar ve gelişmemişlik seviyesinden ileriye evrilmeyen ve en ileri hedefi amacı dışına taşmış bir dini eğitim gibi algılayanlarla yönetilen toplumların yeni nesillerle biçimlenen geleceği de toplumu bu seviyeye mahkum ediyor.
Çünkü bu toplumda, düşünsel gelişmişliğin yüzde 25'lik oyuyla maalesef iktidarlı yönetim sağlanamıyor. Zira konuşma ve düşün dili çok farklı.
Yaşanan ortamı geliştirmek yerine geren ve allak bullak yönetimden sorumlular dururken muhalefete kusur bulmakla yetinen ve bunu demokratlık ve aydın olma gereği sanan bireyler
ilk kusuru kendi algı ve tutumlarında aramalılar. İpin ucu burada olabilir.
Sevgi Özkan
Bütünsel bakışla, ipin ucunu yakalamak için yapılan "Sorun nerede?"arayışları, çoğu kez, genel beğeniye dayalı ürkütücü bir cahillik onayıyla oluşan bir tabloya ulaşıyor.
Oyunu kuralına göre oynamaya ve demokrasi kültürü açısından bakınca bu yatkınlıkta olanların genelin yüzde 25'ini oluşturan bir toplumsal düzende, sorunun partiler kadar bu nitelikte seçmenin sayısal yetersizliğinden kaynaklandığı izlenimi oluşuyor.
Bunun altında toplumsal yönden insani gelişmişlik algı ve anlayışındaki gelişmemişlik gerçeğinin yattığını düşünmek mümkün.
Zira, sorun, özünde düşünsel yönden gelişmiş aklın yaşam pratikleriyle ilişkisinde ortaya çıkan pasiflik yani antidinamizmle ilgili.
Sadece teknik yönden gelişmiş insan zihni, yine teknik gelişimin ürünü akıllı aletlere eklemlenerek görece ileri bir yaşam düzeyi oluştursa da, ardında gelişmiş düşünsellik yoksa, bireysel ve toplumsal bir insani gelişme sağlanamıyor.
Akıllı aletlerle sağlanan beceri takviyeli yaşam pratiğinin yarattığı toplumsal ortam, tüm yaşamı kavratacak gelişimi sağlamadığı sürece, toplumsal gelişmenin ortalaması yükselmiyor.
Düşünsel gelişmişliğe ait hukuk ve demokrasi duyarlılığı yönünden eğitilmemiş birey ve toplumların gelişmişlik ortalaması yükselmedikçe, sadece akıllı aletlere monte yaşamlar, yaşanacak bir düzen yaratmaktan çok, kaos kültürüne mahkum gerçek anlamda düşüncesi eğitilmemiş insan yığınları oluşturuyor.
En ileri teknikli telefon ve arabaların içinde trafik kaosu ve baskıcı insani ilişkilere mahkum olanların gelişmişlik hüsranları, önemli bir yaşamsal çelişki gerçeği.
Toplumsal duyarlılığı bireysel çıkar ve gelişmemişlik seviyesinden ileriye evrilmeyen ve en ileri hedefi amacı dışına taşmış bir dini eğitim gibi algılayanlarla yönetilen toplumların yeni nesillerle biçimlenen geleceği de toplumu bu seviyeye mahkum ediyor.
Çünkü bu toplumda, düşünsel gelişmişliğin yüzde 25'lik oyuyla maalesef iktidarlı yönetim sağlanamıyor. Zira konuşma ve düşün dili çok farklı.
Yaşanan ortamı geliştirmek yerine geren ve allak bullak yönetimden sorumlular dururken muhalefete kusur bulmakla yetinen ve bunu demokratlık ve aydın olma gereği sanan bireyler
ilk kusuru kendi algı ve tutumlarında aramalılar. İpin ucu burada olabilir.
Sevgi Özkan
18 Ağustos 2015 Salı
Yaşlılık algısında değişen en önemli etken, "zaman"ı algılama biçimi.
Yaşamdan çıkış öncesi son mola olan yaşlılık genellikle organizmadaki ağırlaşmayı pekiştiren bir yorgunluğu giderme süresi gibi algılanıyor
"Bu yaştan sonra", "Artık unumu eledim eleği duvara astım"gibi ifadelendirilen yaşlılık dönemi yorumları, insanların yaşlılığı algılama biçimlerinin de özeti gibi.
Yaşlılık eylemsizliğini, geçmişte yaşayarak telafi eden bedenler, hareketsizliği tercih ederek zaman algısının saatten bağımsız işlemesine yol açabilir.
Yapılacak ciddi bir işin veya peşinden gidilecek ciddi bir amacın olmaması günlük saat algısını da "zamansız"laştırınca, geçmişte yapılanlarla oyalanmayı arttıran pasiflik, insanların sığındıkları bir mazeret kılıfına dönüşüyor.
Oysa insanlar her gün yeni olarak dünyaya baksalar, Yeni "bir şey" için harekete geçiyor olsalar, mesela hiç yaşamadıkları şeyleri merak edip ona ulaşma yollarını arasalar, organizmanın pasifliğini de dinamize edebilirler.
Zira yeni bir şey öğrenmeyi, bu saatten sonra ne yapacağım diye kenara itince dünyayı kısır bir algıyla soluyarak yaşlanmayı arttırırlar.
Unutulmamalı ki insanlar yaşamadıkları her şey için genç, yaşadıkları her şey için yaşlıdırlar. Hatta yaşadıkları heyecanları anlatırken gençleşir bitince eski hallerine dönerler. Bu da yaşlılığın beyinden gelen komutlarla pekiştiğinin işaretidir.
Ömür boyu öğrenme merakını koruyan ve bu doğrultuda çabalayanlar için dünya her zaman ilginç . ve yaşama amacı oluşturucudur..
Aslında yaşlılarla gençler arasındaki temel fark aynı dünyayı yaşlılarla gençlerin algılama farkından ileri gelir.
Bu da, yaşlıların, devamlı değişmekte olan dünyayı eski gibi algılarken, gençlerin yeni gibi algılamalarından oluşan bir farktır. Oysa "Dünya" aynı dünyadır
Bu değişmez algısal çelişkiyi kavrayan insan, yaşam amacı meraka bağlanmış genç bir insana dönüşür.
Peki eskiyen organizmanın başa açtığı dertler ne olacak sorusuna da bilimsel ilerlemeler, insanlara yeni olanaklar sundukça restore edilmiş beyin ve kafalarıyla yaşsız yaşayan insanlar dünyası oluşabilir.
Fantezi deyip geçenler insanlık serüveninin fanteziler üzerinden ilerlediğini hatırlamalılar.
Siz kendinizi canlı ve yaşsız duyarsanız yaşa bağlı engellerinizi de daha kolay aşma gücüne kavuşabilirsiniz.
Sevgi Özkan
Yaşamdan çıkış öncesi son mola olan yaşlılık genellikle organizmadaki ağırlaşmayı pekiştiren bir yorgunluğu giderme süresi gibi algılanıyor
"Bu yaştan sonra", "Artık unumu eledim eleği duvara astım"gibi ifadelendirilen yaşlılık dönemi yorumları, insanların yaşlılığı algılama biçimlerinin de özeti gibi.
Yaşlılık eylemsizliğini, geçmişte yaşayarak telafi eden bedenler, hareketsizliği tercih ederek zaman algısının saatten bağımsız işlemesine yol açabilir.
Yapılacak ciddi bir işin veya peşinden gidilecek ciddi bir amacın olmaması günlük saat algısını da "zamansız"laştırınca, geçmişte yapılanlarla oyalanmayı arttıran pasiflik, insanların sığındıkları bir mazeret kılıfına dönüşüyor.
Oysa insanlar her gün yeni olarak dünyaya baksalar, Yeni "bir şey" için harekete geçiyor olsalar, mesela hiç yaşamadıkları şeyleri merak edip ona ulaşma yollarını arasalar, organizmanın pasifliğini de dinamize edebilirler.
Zira yeni bir şey öğrenmeyi, bu saatten sonra ne yapacağım diye kenara itince dünyayı kısır bir algıyla soluyarak yaşlanmayı arttırırlar.
Unutulmamalı ki insanlar yaşamadıkları her şey için genç, yaşadıkları her şey için yaşlıdırlar. Hatta yaşadıkları heyecanları anlatırken gençleşir bitince eski hallerine dönerler. Bu da yaşlılığın beyinden gelen komutlarla pekiştiğinin işaretidir.
Ömür boyu öğrenme merakını koruyan ve bu doğrultuda çabalayanlar için dünya her zaman ilginç . ve yaşama amacı oluşturucudur..
Aslında yaşlılarla gençler arasındaki temel fark aynı dünyayı yaşlılarla gençlerin algılama farkından ileri gelir.
Bu da, yaşlıların, devamlı değişmekte olan dünyayı eski gibi algılarken, gençlerin yeni gibi algılamalarından oluşan bir farktır. Oysa "Dünya" aynı dünyadır
Bu değişmez algısal çelişkiyi kavrayan insan, yaşam amacı meraka bağlanmış genç bir insana dönüşür.
Peki eskiyen organizmanın başa açtığı dertler ne olacak sorusuna da bilimsel ilerlemeler, insanlara yeni olanaklar sundukça restore edilmiş beyin ve kafalarıyla yaşsız yaşayan insanlar dünyası oluşabilir.
Fantezi deyip geçenler insanlık serüveninin fanteziler üzerinden ilerlediğini hatırlamalılar.
Siz kendinizi canlı ve yaşsız duyarsanız yaşa bağlı engellerinizi de daha kolay aşma gücüne kavuşabilirsiniz.
Sevgi Özkan
6 Ağustos 2015 Perşembe
Yakın MI?
İnsan aklının ürünü yapay zeka geliştikçe insan aklı
geriliyor.
Son yapılan araştırmalara göre insan zekasının IQ su
gerilediği saptanmış.
Yapay zeka ve otomasyon destekli yaşamların devamlı kaza üreten bir ortak akıl oluşturduğunu her gün çeşitli alanlarda da görmekteyiz zaten..
İnsanlar artık akıllı aletlere monte olmuş gibi yaşıyor. Onun
komutlarıyla hareket ediyor ve oyalanıyor.
Düşünme yeteneğini de bu aletlere
devretmiş gibi.
O, sadece bu aletleri kullanmayı(!)düşünüyor Aslında ise aletler insanları kullanıyor.
Neredeyse yaşamların bağlandığı birer destek ünitesine dönen
yapay zekaların yönlendirdiği bir dünyada artık nasıl yaşanacak sorunu zihinleri meşgul etmeye başladı
Tek boyutlu düşünmeye kodlanmış, bütüncül düşünemeyen insan
türünün aklı artık yeterince gelişemiyor.
Birbirine bağlı nedenselliklerin toplamından oluşan
çok yönlü olguların oluşturduğu yaşamı tam anlamıyla kavramayan bu akıl, günden güne kodladığı
akıllı aletlerin güdümlediği dünyanın dışında kalmaya başlıyor.
Gelişen tek şey, bu yapay zekaların yönetmeye başladığı dünyada
nasıl var olacağım korku ve endişesi.
Sanal sosyallik gerçek sosyal yaşamın sağladığı insani
gelişmeleri telafi etmekten uzaklaştıkça, herkes kendi galaksisine kapanıyor.
Günden güne gelişen görüntüleme teknikleriyle eskiye göre
tüm fonksiyonları izlenen insan bedeni ve beyninin bu yeni yaşam için nasıl
eğitileceği günden güne önemli konulardan biri haline geliyor.
Robotlara ahlak öğretiminin gündemde olduğu ve katil
robotların nasıl bir soruna dönüşeceği, ilgili bilim adamları için bugünün en önemli konuları arasında
sayılıyor.
Bizim gibi gelişmekte olan toplumlarda içinde yoğrulduğumuz
toplum ve ülke problemleri, bu gelişmeleri ütopik ve uzak bir zaman dilimine
ait gibi düşündürtse de sorun, insan varlığının devamı açısından hafife alınacak gibi değil..
İnsanların, birbirine laf anlatamadığı bir dünyada, laf anlamayan robotlarla nasıl bir yaşama maruz kalınacağı tahmin etmek zor değil.
Şu anda en büyük umut, birbirini doğru anlamaya
programlanmış robotların pek çok şeyi düzelteceği umudu. Bunlara uygun kodlanmış
bir insan beynine ulaşılırsa belki, insanların algı ve zihninin bir
üst dereceye yükselerek bugünkü işleyişinden kurtulması mümkün olabilir.
Günümüz insan aklının doğurduğu sorunların çok ilkel kalacağı dönem ne kadar
yakın, şu anda bu da önemli bir sorun.
Yakın mıdır acaba?Bilmiyorum ama umut ediyorum.
Sevgi Özkan
30 Haziran 2015 Salı
ÇÖZÜMSÜZLÜK ÜZERİNE.
Şu anda durumsal ve düşünsel bir açmaz içindeyiz.
Seçimle oluşan sonuç devamında çok yönlü bir açmazı ortaya çıkardı. Hiçbir parti tek başına iktidar olamayacağı ve hiçbir parti azınlık hükümetini yürütemeyeceği için koalisyon kurulmak zorunda. Ama kimle kim koalisyon yapacak diye düşünülünce açmazlara saplanılıyor.
Çözümsüzlüğü hiç bu kadar hissetmemiştik. Çoğul konuşmamın nedeni pek çok kişinin bu duyguyu paylaşmasıyla ilgili.
Seçim sonuçlarını muhalif cephe dayanışmasıyla giderilecek bir sonuç olarak okumuş umutlanmış pek çok insan şimdi büyük bir seçeneksizlik duygusuyla karşı karşıya..
Koalisyon şartlarını herkes için AKP ile zorunlu bir arama haline getiren tavırların başında MHP' nin tutumu geliyor. İlk baştan muhalefette kalmayı seçip, erken seçim diyerek meydan okuması ve ardından en medeni tepkilere bile haşin ve siyasi nezaket sınırı dışına çıkan cevaplar vermesi durumun gidişatını umut olmaktan çıkardı. Ve de sonunda belki bu koalisyonun bir parçası olacak gibi düşündürten tutumları da garip bir çözümsüzlük ortamı sağlıyor..
Daha önce de Tayyip Erdoğan'ın tepki doğuran davranışlarına karşı parlementoda oluşan toplu karşı duruşları oylamada son anda bozan girişimleriyle gösterdiği davranış sicili, şu anki durumu hepimiz için umut olmaktan çıkarıp açmaz haline getiren başka bir etken.
CHP'nin durumu birkaç yönlü okunarak farklı sonuçlara varılabilse de genel algı ve değerlendirmeler bu durumu da baştan olmazlar arasına çekiyor.
İktidarı boyunca AKPnin kurallara uymayan kaçak güreşen son dakika gollerini politik başarı sayan tutumlarına engel olabildiği ölçüde Cumhuriyetimizin zarar görmesini önleyen bir parti olması ülkemiz için önemli bir şans olmuştur.
Çünkü belli bir başkanın ihtirasları peşinde yasalara uymak yerine sakıncalı sakıncasız her teklifi aynı pakette oylatan bir iktidarın oyunlarıyla olabildiğince başetmek ve belki de mecliste olmasa bugün çok daha kötü bir duruma düşecek ülkeyi kurtarmak hep CHPye düşmüştür.
CHP zihniyetini onaylayan kesimin %25'i geçmemesi de, bu durumlarla açıklanabilecek gerçeklere dayanmaktadır. Bunu iktidar olamama gibi açıklamayı benimseyenlerin ülke yararına olan ölçüleri kendi menfaatleriyle sınırlı olanların görmediği temel gerçek de bu olabilir.
İktidar partisiyle koalisyon yaparken altta yatan temel eğilim de, iktidarın koalisyon yoluyla yapacağı hataların ve bu yolla ülkenin ve cumhuriyetin kurumlarının zarar görmesinin önlenmesi gözetilerek razı olunması yine CHPye düşen bir fedakarlık olarak da okunabilir. Yani CHP AKPye koltuk değneği olmayacak eğer bir destek söz konusuysa rejimin koltuk değneği olacaktır.
Bunun böyle okumayı gerektiren bir açmazda yaşadığımızı erken seçim veya asla mümkün olmayan diğer koalisyon ortaklıklarına rağmen kötünün iyisi olarak tercih edilmesi söz konusu olabilir.
Kısaca Politik girişimlerde oyunu kuralına göre oynayan, ülkenin ve rejimin çıkarını düşünenlerin denemeyi göze alacağı bir durum diye bakılabilir. Ama ilk tepkiyi de yine bu partiye yapacak pekçok seçmenin varlığı da gerçeğin öteki yüzü.
En önemli gerçek, şu anda tekrar harekete geçen tek kişinin oyunlarıyla yürütülen bir ülke olmaktan kurtulmanın yolu bulunmalı.
Sevgi Özkan
Şu anda durumsal ve düşünsel bir açmaz içindeyiz.
Seçimle oluşan sonuç devamında çok yönlü bir açmazı ortaya çıkardı. Hiçbir parti tek başına iktidar olamayacağı ve hiçbir parti azınlık hükümetini yürütemeyeceği için koalisyon kurulmak zorunda. Ama kimle kim koalisyon yapacak diye düşünülünce açmazlara saplanılıyor.
Çözümsüzlüğü hiç bu kadar hissetmemiştik. Çoğul konuşmamın nedeni pek çok kişinin bu duyguyu paylaşmasıyla ilgili.
Seçim sonuçlarını muhalif cephe dayanışmasıyla giderilecek bir sonuç olarak okumuş umutlanmış pek çok insan şimdi büyük bir seçeneksizlik duygusuyla karşı karşıya..
Koalisyon şartlarını herkes için AKP ile zorunlu bir arama haline getiren tavırların başında MHP' nin tutumu geliyor. İlk baştan muhalefette kalmayı seçip, erken seçim diyerek meydan okuması ve ardından en medeni tepkilere bile haşin ve siyasi nezaket sınırı dışına çıkan cevaplar vermesi durumun gidişatını umut olmaktan çıkardı. Ve de sonunda belki bu koalisyonun bir parçası olacak gibi düşündürten tutumları da garip bir çözümsüzlük ortamı sağlıyor..
Daha önce de Tayyip Erdoğan'ın tepki doğuran davranışlarına karşı parlementoda oluşan toplu karşı duruşları oylamada son anda bozan girişimleriyle gösterdiği davranış sicili, şu anki durumu hepimiz için umut olmaktan çıkarıp açmaz haline getiren başka bir etken.
CHP'nin durumu birkaç yönlü okunarak farklı sonuçlara varılabilse de genel algı ve değerlendirmeler bu durumu da baştan olmazlar arasına çekiyor.
İktidarı boyunca AKPnin kurallara uymayan kaçak güreşen son dakika gollerini politik başarı sayan tutumlarına engel olabildiği ölçüde Cumhuriyetimizin zarar görmesini önleyen bir parti olması ülkemiz için önemli bir şans olmuştur.
Çünkü belli bir başkanın ihtirasları peşinde yasalara uymak yerine sakıncalı sakıncasız her teklifi aynı pakette oylatan bir iktidarın oyunlarıyla olabildiğince başetmek ve belki de mecliste olmasa bugün çok daha kötü bir duruma düşecek ülkeyi kurtarmak hep CHPye düşmüştür.
CHP zihniyetini onaylayan kesimin %25'i geçmemesi de, bu durumlarla açıklanabilecek gerçeklere dayanmaktadır. Bunu iktidar olamama gibi açıklamayı benimseyenlerin ülke yararına olan ölçüleri kendi menfaatleriyle sınırlı olanların görmediği temel gerçek de bu olabilir.
İktidar partisiyle koalisyon yaparken altta yatan temel eğilim de, iktidarın koalisyon yoluyla yapacağı hataların ve bu yolla ülkenin ve cumhuriyetin kurumlarının zarar görmesinin önlenmesi gözetilerek razı olunması yine CHPye düşen bir fedakarlık olarak da okunabilir. Yani CHP AKPye koltuk değneği olmayacak eğer bir destek söz konusuysa rejimin koltuk değneği olacaktır.
Bunun böyle okumayı gerektiren bir açmazda yaşadığımızı erken seçim veya asla mümkün olmayan diğer koalisyon ortaklıklarına rağmen kötünün iyisi olarak tercih edilmesi söz konusu olabilir.
Kısaca Politik girişimlerde oyunu kuralına göre oynayan, ülkenin ve rejimin çıkarını düşünenlerin denemeyi göze alacağı bir durum diye bakılabilir. Ama ilk tepkiyi de yine bu partiye yapacak pekçok seçmenin varlığı da gerçeğin öteki yüzü.
En önemli gerçek, şu anda tekrar harekete geçen tek kişinin oyunlarıyla yürütülen bir ülke olmaktan kurtulmanın yolu bulunmalı.
Sevgi Özkan
17 Haziran 2015 Çarşamba
Süleyman Demirel de öldü.
Ölmeme ayrıcalığı kimse de olmadığı halde burada kullanılan 'de' hep kalıcı olacağını sanan politikacılık anlayışı ile ilgili.
30 yılda devlet adamı olgunluğuna yükselen bir tavır sergilemesiyle eksileri unutulsa da bütün gelişimine karşın düzeltilemeyecek, affedilemeyecek ve unutulmayacak yanlışların kaydı silinmiyor.
Demirel'in, altmışlarda asılan üç politikacıya karşı yetmişlerde üç devrimci gencin asılmasıyla sağlanmaya çalışılan o intikamcı performansı da bugün geriye dönüp bakıldığında maalesef silinemeyen bir eksidir.
Özal'ın yapıp ettiklerinin onun hatalarını unutturan niteliği, o dönemde gösterdiği devlet adamlığı anlayışı ve daha sonra özellikle partneri Erdal İnönü ile sergilediği yönetim performansı kendisinin artılarını çoğaltmış ve son dönemlerde başvurulan bir bilge haline dönüşmüş olması ne yazık kı bu yanlışı silmemekte.
Bugün, hem Demirel hem de Özal'ın hatalarını aratacak yönetimden sorumlu olanlar için kendi hırsları ve hatalarını durup düşünmelerine yarayacak önemli bir fırsat olabilir.
Sevgi Özkan
Ölmeme ayrıcalığı kimse de olmadığı halde burada kullanılan 'de' hep kalıcı olacağını sanan politikacılık anlayışı ile ilgili.
30 yılda devlet adamı olgunluğuna yükselen bir tavır sergilemesiyle eksileri unutulsa da bütün gelişimine karşın düzeltilemeyecek, affedilemeyecek ve unutulmayacak yanlışların kaydı silinmiyor.
Demirel'in, altmışlarda asılan üç politikacıya karşı yetmişlerde üç devrimci gencin asılmasıyla sağlanmaya çalışılan o intikamcı performansı da bugün geriye dönüp bakıldığında maalesef silinemeyen bir eksidir.
Özal'ın yapıp ettiklerinin onun hatalarını unutturan niteliği, o dönemde gösterdiği devlet adamlığı anlayışı ve daha sonra özellikle partneri Erdal İnönü ile sergilediği yönetim performansı kendisinin artılarını çoğaltmış ve son dönemlerde başvurulan bir bilge haline dönüşmüş olması ne yazık kı bu yanlışı silmemekte.
Bugün, hem Demirel hem de Özal'ın hatalarını aratacak yönetimden sorumlu olanlar için kendi hırsları ve hatalarını durup düşünmelerine yarayacak önemli bir fırsat olabilir.
Sevgi Özkan
11 Haziran 2015 Perşembe
Erken Seçim Neyi Değiştirir ki?
Yönetimin tek taraflı propoganda düzenlemeleriyle iktidarın ancak bu oranı sağladığı seçim sonuçlarının belki de bu baskılar olmasaydı, seçim hilelerinin eskiye göre önlemeye çalışılsa da seçim öncesi merkez medyaya uygulanan baskı ve önleme metodlarıyla sağlanan bu kırklık oranın daha düşük olacağı açık.
Devletin tüm olanaklarını kullanarak tek taraflı yapılan kendi kendilerinin reklamıyla sağlanan bu sonuç ortadayken çeşitli düzenlemelerle erken seçimin konu edilmesinin mantıksal tutarsızlığı da ortada.
İktidar kanadının yeni bir seçimden medet umması kendi yaptıklarını hala yapabilecekleri yanılsamasına mı eski gücünü kaybetmenin çaresizliğine mi bağlanabilir tam belli değil ama bu hatalar ortadayken erken seçim neyi sağlar?
Olsa olsa bu kırkı tekrar sağlamak şöyle dursun kendi parçalanışlarının ilanı olarak sonuçlanır.
"Millet bize dinlen dedi" gibi yorumlar da istenmediklerini hala görmeyenlerin eski hatalara devam edeceklerinin teminatı sayıldığının da yeterince anlaşılmadığının işareti.
Milletin bu iktidarın istememesinin pek çok nedeni içinde en önemlisinin de, her şeyi kendine bağlamış bir kişinin herşeyi kendi emellerine alet etmesinin vatandaşta yarattığı tepki olduğu çok açık.
Ayrıca devletler arası hukuk yönünden suç sayılacak başka girişimlerin er geç yaptırım oluşturacağı son derece açık iken, erken seçim neyi değiştirecek?
Hadi içeridekiler uyutuldu ya dış dünya?
Vatandaş oylarıyla zaten olan biteni onaylamadığını gösterdiğine göre suçlu kim?
Kimse, hiçbir şey olmamış gibi devam edilebilinir mi?
Sevgi
Yönetimin tek taraflı propoganda düzenlemeleriyle iktidarın ancak bu oranı sağladığı seçim sonuçlarının belki de bu baskılar olmasaydı, seçim hilelerinin eskiye göre önlemeye çalışılsa da seçim öncesi merkez medyaya uygulanan baskı ve önleme metodlarıyla sağlanan bu kırklık oranın daha düşük olacağı açık.
Devletin tüm olanaklarını kullanarak tek taraflı yapılan kendi kendilerinin reklamıyla sağlanan bu sonuç ortadayken çeşitli düzenlemelerle erken seçimin konu edilmesinin mantıksal tutarsızlığı da ortada.
İktidar kanadının yeni bir seçimden medet umması kendi yaptıklarını hala yapabilecekleri yanılsamasına mı eski gücünü kaybetmenin çaresizliğine mi bağlanabilir tam belli değil ama bu hatalar ortadayken erken seçim neyi sağlar?
Olsa olsa bu kırkı tekrar sağlamak şöyle dursun kendi parçalanışlarının ilanı olarak sonuçlanır.
"Millet bize dinlen dedi" gibi yorumlar da istenmediklerini hala görmeyenlerin eski hatalara devam edeceklerinin teminatı sayıldığının da yeterince anlaşılmadığının işareti.
Milletin bu iktidarın istememesinin pek çok nedeni içinde en önemlisinin de, her şeyi kendine bağlamış bir kişinin herşeyi kendi emellerine alet etmesinin vatandaşta yarattığı tepki olduğu çok açık.
Ayrıca devletler arası hukuk yönünden suç sayılacak başka girişimlerin er geç yaptırım oluşturacağı son derece açık iken, erken seçim neyi değiştirecek?
Hadi içeridekiler uyutuldu ya dış dünya?
Vatandaş oylarıyla zaten olan biteni onaylamadığını gösterdiğine göre suçlu kim?
Kimse, hiçbir şey olmamış gibi devam edilebilinir mi?
Sevgi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)